23 Kasım 2017 Perşembe

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İYİ İNSANLARI SAYGI İLE SELAMLIYOR, SEVGİ İ,LE KUCAKLIYORUM...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Hükümlerin yeniden incelenmesi, İsmet İnönü'nün 2. dünya savaşındaki dış politikası Atatürk'ün tayin ve tespit ettiği dış politikaların devamı mıdır? Ondan sapma mıdır? Başarı mıdır? Başarısızlık mıdır? (Gazeteci-Yazar Suat Gün'ün yazısı)
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

Bir milletin siyasi alın yazısında mevki sahibi olabilmek için onun ihtiyacını görebilmek ve onun kudretini takdirde ehliyet sahibi olmak birinci şarttır. Gazi Mustafa Kemâl Atatürk (1927)

 10 Mayıs 2008 Cumartesi 

Günümüzde Türk devlet siyaseti iki açıdan zorlanmaktadır. Bunlardan biri iç politikadaki sıkışma… İkincisi dış politikadaki atalet(pasifizm) veya yerinde saymadır. Bu sıkışmanın temel nedeni tarihi devamlılıkla, tecrübelerle ve insan fıtratıyla bağdaşmayan sosyolojik zorlamalardır. Bu zorlamaların Türk siyasi kültürü ile bağdaşmamasının getirdiği iç sorunlar milletimizi adeta kilitlemektedir. Bu zafiyet içte birliğin sağlanmasına engel olduğu gibi dışarıya karşı güç birliğini önemli ölçüde zayıflatmaktadır. Bu zafiyetten istifade eden yabancı güç merkezleri Türkiye’nin iç istikrarını bozmakta, 1960’lı yıllardan itibaren başlayan iç fırtınaları tetiklemektedirler. İç politikadaki istikrarsızlığın yanında dış politikadaki hedefsizlik daha fazla ümit kırıcıdır. Dışarıdan bakıldığında Türkiye’nin dış politikası adeta okyanus ortasında dümeni kırılmış gemi gibi hedefsiz ve istikametsizdir. Bu duruma karşı kimileri bu günkü sıkıntıların temelinde Atatürkçülükten kaynaklanan 1930 model değer yargılarının sebep olduğunu söylemektedir. Kimileride bu sıkıntıların temelinde Atatürkçülükten sapmanın rol oynadığını söylemekte ve Atatürkçü modelin hangi Atatürk olduğu noktasında çelişkiye düşmektedirler. Birinci iddiayı kimi liberal, batıcı ve sol çevreler ileri sürmekte; Atatürkçülüğün düne ait bir dünya tasavvuru olduğunu aradan çok zaman geçmesi, küreselleşme ve mesafe kavramlarındaki değişme nedeniyle günümüzde geçerli olamayacağı tezini ileri sürmektedirler. İkinci görüşü savunanlar Atatürkçülüğün bitmez tükenmez bir enerjiye sahip olduğunu ileri sürürken milletimizin tasavvurlarına uymayan sanal bir Atatürkçülük modeli kurgulayarak çoğu kere İsmet İnönücülüğü Atatürkçülük olarak tanımlayarak milletimizin enerjisini boş yere israf etmektedirler. Bir kısım çevreler hasbi davranarak açıktan Atatürkçülük düşmanlığı yaparak niyetlerini gizlememektedir. Bunlar bu günkü sıkıntıların sebebi Türkiye’nin Atatürkçü rol ve modelde ısrar etmesidir diyorlar ve Atatürk ilke ve inkılâplarını hedef tahtasına koyuyorlar.

Atatürkçülüğe karşı yöneltilen eleştirilere dikkatle baktığınızda şunu hayretle görürsünüz. Atatürkçülük olarak takdim edilen birçok hususiyet İsmet İnönü’nün devlet felsefesidir; Atatürkçülükle uzaktan yakından bir bağlantısı yoktur. Atatürkçülük diye iddia edilen fakat ondan farklı bir yolu ifade eden iç politikadaki sapma ayrı bir yazının konusudur. Biz bu yazımızda Büyük Atatürk hakkın rahmetine kavuştuktan sonra TC’nin dış politikasındaki sapmayı ve kötü yönetim sorununu ortaya koyacağız.

Atatürk’ün dış politikadaki temel ilkesi öncelikle “tam bağımsızlık” ve kendi kaderine hâkim olmak prensibidir. Atatürk’ün bu görüşü üçüncü dünya ideolojileri dışında batıya karşı batının argümanlarıyla mücadele etmek refleksidir. Bu modelde önce Türkiye kendi etrafında bağımsız güç merkezi kuracaktır. İnisiyatif kendinde olacaktır. Etraf coğrafyada meydana gelen denge ve güç değişimi hassasiyetle takip edilecektir. Meydana gelen denge değişikliklerinden ve fırsatlardan hemen istifade eden matematik temelli realist bir dış politika takip edilecektir.

Bu çerçevede Atatürk hesaplı risk almaktan hiçbir zaman kaçınmamıştır. Lozan Barış Antlaşmasından sonra Musul-Kerkük’ü almak için yapılan gayretler, Möntro Antlaşmasıyla Boğazlar Rejiminde yaptırılan tadilat, İran’dan Küçük Ağrı- Aras vadisinin alınması, Hatay’ın Anavatana katılması Atatürk’ün cesur hedefini bilen, fırsatları kollayan, uluslar arası ortamın matematik denklemini iyi hesap eden atak hamlelerinin sonucu gerçekleşmiştir. Atatürk’ten sonra hiçbir lider batıya ve batının Ortadoğu’da kurduğu düzene itiraz etmemiş, çoğu kere kaypak, nedüğü belirsiz, kimliksiz, cesaretsiz bir yol takip edilmiştir.Demirel dönemlerinde diplomatik gevezelikleri temel alan dış politika konsepti dostlar alışverişte görsün mantığına dayalı olarak hiçbir risk almamaya dönüşmüştür.”Bulduğun gibi bırak,dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olursun,akıntıya karşı koymaya ne gerek var,bu günkü dünya düzenini kuranları sen mi yeneceksin?Nöbeti vukuatsız devretmeye bak,Kanuni Sultan Süleyman olsan ne yazar,yaptığının kıymetini mi bilecekler?Daha fazlasını niye yapmamış derler!Atatürk’ün İsmet Paşa’nın yapamadıklarını sen mi yapacaksın!?”gibi sözlerle de devlet adamlığı tam bir şahsiyetsizliğe bürünmüştür.

Büyük ağaçların büyük gölgesi olur tezinden hareketle bazen büyüklerin gölgesinde yaşayanlar kendi gölgesini çınar gölgesi sanabilirler. Atatürk dönemi Türk dış politikasını İsmet İnönü’nün (ya da İnönü Hükümetlerinin) tayin ettiğini veya şekillenmesinde rol aldığını sanmak çok ciddi bir tarih hatasıdır. Bir emri verenle, onu emirber bir nefer itaati ile tatbik eden arasında büyük fark vardır. Emri sadakatle tatbik edenler çoğu kere o emirlerin mesuliyetini bile üslerinde taşımazlar. Atatürk devrinde yaşamakla Atatürk’ün emir ve görev verdiği hükümetlerde görev almak arasında bir fark yoktur. Çoğu kere memurlar aldıkları emri icra ederken amirlerin maksadını bilmezler. İsmet İnönü’nün durumu böyledir. Nitekim Atatürk İsmet İnönü’nün bu vasfını şöyle ifade etmiştir. İsmet emirber bir neferdir. İsmet Paşa’ya şu konu ile ilgili 10 tane plân yap getir desen, birbirinden güzel 10 plân yapar ve getirir. Bunlardan birini tatbik et dersen en kötüsü hangisi ise onu tatbik eder.

Atatürk büyük cesaret ve risk adamıdır. Çalıştırdığı kişilerin hakiki kıymetlerini çok iyi derecede tayin ve tespit etmektedir. Türkiye’nin gücünü başkalarının mukabele imkân ve kabiliyetini, tahammül sınırlarını ciddi bir hassasiyetle değerlendirmektedir. Bu çerçevede Türkiye’nin hem iktisadi plânda hem siyasi plânda rol ve hedeflerini iyi tanımlamış, uluslararası ortamı, milli güç değerlendirmelerini kesin doğrulukla tayin etmiş ona dayalı Türkiye merkezli bir dünya kurmuştur. Ondan sonraki dönemlerde Türkiye’nin merkezi konumu ve Türkiye’nin merkez olma anlayışı terk edilmiş, batının kurduğu uluslar arası sistemin bir parçası haline getirilmiştir. Bu zihniyet karışmasında en büyük hata batılı manadaki reformların(inkılâpların) hedefleriyle batıya tabi olmak birbirine karıştırılarak Atatürk’ün adeta batının adamı gibi gösterilmesi olmuştur. Batının ajanlarının bunu böyle göstermesi tabiidir fakat yerli işbirlikçilerin böyle yapması milletimizi zihnen şaşırtmaktadır.

Bu makalenin esas konusu şudur: Atatürk’ün 1938’e kadar kurguladığı ve 2.Dünya Savaşı’nın sonucunun ne olacağını öngörüsüne dayalı dış politikasıyla; İsmet İNÖNÜ’nün tatbik ettiği politikanın birbirinden farklı olduğudur. Bu iki politikanın hem faraziyeler(hipotez=varsayım) hem metot hem de uygulama açısından çok farklı anlaşıldığını ve uygulandığını, esasen bu politikanın Atatürkçü bir mantık taşımadığı daha doğrusu stratejik, taktik veya matematik hiçbir mantık taşımadığını ortaya koyan bir çalışmadır.
Bir dış politikanın amacını veya faraziyelerini(varsayımlarını) değiştirirseniz sonuçlarını da değiştirirsiniz. Şöyle ki İkinci Dünya Savaşını Almanya kazanacaktır derseniz ve ona göre bir politika tanzim ederseniz sonuç başkadır. Almanya kaybedecektir derseniz buna göre bir dış politika tanzim ederseniz sonuç başkadır.(İsmet Paşa aynı hatayı iktisat politikasında da yapmıştır.) 2.Dünya Savaşı’nın sonucu hakkında Atatürk’ün görüşü bellidir ve daha 1934’de Mihver devletlerinin savaşı kaybedeceklerini söylemiştir. Hâlbuki makalenin devamı boyunca ortaya çıkartılacağı üzere İsmet İnönü devrinde politikanın bu ana fikre dayandığı söylenmiş, başlangıçtan itibaren derin bir şaşkınlığa düşülerek, bu tespitin dışındaki varsayım ve oluşumlara ihtimal verilmiştir. Dolayısıyla başlangıçta tespit edilen faraziye ve realite terk edilmiştir.
Almanya harbe hızlı başlamış Çekoslovakya, Avusturya, Polonya, Fransa ve İskandinav ülkelerini işgal etmiş, bunun üzerine İsmet Paşa Almanların savaşı kazanacakları varsayımına ihtimal vererek dış politikanın temel faraziyesini değiştirmiştir. Almanya ile SSCB ittifak yapınca ezberi bozulmuş , Almanlar Rusya içlerine dalınca Moskova’nın çökeceğine dayalı olarak Pan Türkist dönüşüm başlamış,1944 ortalarında bile Almanya’nın çökeceği varsayılamamış, Balkanlarda, Ege adalarında ve Ortadoğu’da herhangi bir kazanım elde edilememiştir.” Hiç kimsenin bir karış toprağında gözümüz yoktur gibi…” pısırık bir varsayımı geveleyip durmuştur. Bu varsayımı Demirel’de sık sık kullanmıştır. Bu söz külliyen yanlış, külliyen mantıksız bir yaklaşımdır. Kimin toprağında kimin gözü vardır? Oralar kimin toprağıdır? Kim dağdan gelip bağdakini kovmuştur? Hadiselerin bu yönü düşünülmez kendi gölgesinden korkan, korkak adam psikolojisiyle veya şaşkın bir pısırıklıkla bu tür sözler ebedi gerçeklermiş gibi tekrarlanır durur. Balkanlar ve Ortadoğu Osmanlı coğrafyasıdır. Osmanlı coğrafyasının hak doğuran varisi en büyük devlet olarak Türkiye’nindir. İkinci hak noktası da şudur: Buralarda yaşayan halklar yabancımız değildir. Bizim aynı bayrak ve aynı ülkü etrafında toplandığımız eski vatandaşlarımızdır. Bizzat bizim insanlarımızdır. Sırf petrolü ve başka kaynakları sömürülsün diye milliyetçilik, aşiretçilik, din ve mezhepçilik ekseninde parçalanmış halklardır. Bu coğrafyalarda Türkiye’nin hudut değiştirmesi veya hudutlarını genişletmesi Kırıkkale’yi vilayet yapmak veya Ankara’ya bağlamak gibi bir şeydir. Bu coğrafyanın tamamen iç meselesidir. Bu coğrafyada hudut değiştirmek kimsenin ne parasına ne malına ne canına ne de tapusuna zarar verecektir. Hâlbuki batı sömürmek için halkları parçalamış, birbirine düşürmüş, küçük emirlik ve beyliklere bölmüştür. Satın aldığı petrolün parasını bile zaman zaman bloke ederek ödememektedir. Özet olarak şunu ifade etmek istiyoruz:”Hiç kimsenin toprağında gözümüz yoktur “dediğinizde; batının kurduğu ve kurguladığı bu düzene karşı herhangi bir itirazımız yoktur. Aleyhimize işlese de bu düzen en iyi düzendir. Bizim hinterlandımızda (kapsama alanımızda) bulunan halkların sömürülmesinde herhangi bir isabetsizlik yoktur, demiş oluyorsunuz. Türkiye’nin kendi çıkarına uygun bir sistem kurmasına lüzum yoktur. Kendimizi akıntıya bırakalım gitsin. Dünya böyle gelmiş böyle gider diyorsunuz. Biz buna itiraz ediyoruz diyoruz ki; Türkiye’nin kendi çıkarına uygun bir dünya sistemi kurmaya çalışması hem hakkı hem mecburiyetidir. Bu tutum geçmişte yapılmış olan haksızlıkları izale etmeye yönelik, adaleti yeniden dağıtan dürüst bir yaklaşımdır. Bu tutum tamamen meşru, İslami ve insani bir yaklaşımdır. Ahlakidir. Millidir. Yüzde yüz yerli bir projedir.
Atatürk’ün söylediği ”yurtta sulh cihanda sulh” prensibi Türkiye eksenli bir dünya tasavvurunun gerçekleşmesi için bir ateş kes hükmüdür. Türkiye merkezli dünya yönetiminin nihai hedefidir. Kimsenin bir karış toprağında gözümüz yoktur sözü biz halimizden memnunuz. Bize ait toprakları elimizden almakla iyi ettiniz, başımıza gelenlere razıyız, bizim hakkımızda en iyisini siz düşünürsünüz, bu düzenin böyle gitmesi bizce de uygundur, demektir. Bu yönüyle ne milli ne insani ne de yerlidir. Bu düşüncenin temel mantığı; batı orijinli ve aleyhimize kurulmuş düzene karşı hiçbir itirazımız yoktur, anlamındadır. Kasaplık koyunun kaderi bellidir. Kaderine ve sahibine itiraz etmesinin bir anlamı var mı, onun için en iyi kader kurban olmaktır. İşte bu anlayış, işte bu zihniyet Atatürkçü mantık ve anlayış değildir. Mesela Sevr’e göre G.Antep, Urfa, Mardin, K.Maraş, Hatay vs hudutlarımız dışında bırakılmıştır. Buralar sınırlarımız dışında kalmış olsaydı bu vatan topraklarını almak gereksiz bir çaba mı olacaktı? Bunlara göre sınırlarımız dışında kalmış bulunan Ege Adaları ve Batı Trakya ile ilgili emeller beslemek yanlıştır, Bosna Hersek’teki Boşnak kardeşlerimizin haklarını savunmak yanlıştır ve Türkiye’yi gereksiz tehlikelerin içine çekmektir. Bu anlayış kesinlikle Atatürkçü anlayış değil, kesinlikle milli değil, kesinlikle insani değildir. Bu anlayış İsmet İnönü-Demirel anlayışıdır ve dar görüşlülük paranoyası sendromudur.
İsmet İNÖNÜCÜLÜK 2.Dünya Savaşının sonucunu yanlış tahmin etmekten başlayarak tamamen ciddi mantık ve değerlendirme hatalarına dayanmaktadır. Bu niye böyle olmuştur? Bu hatalar zinciri neden böyle yapılmıştır? Realist bir dış politika konusunda koskoca Türkiye’de bir fikir veren çıkmamış mıdır? Gibi düşünceler aklınızdan geçmesin diye, doğru suallerin sorulmaması için dünya tarihi bile yanlış okutulmuştur. Bu gibi basiretsizliklere karşı engin sağduyu sahibi Büyük Türk Milletinin gösterdiği topyekûn karşı refleks karşı devrim ve Atatürkçülük karşıtlığı olarak gösterilmiş, irtica ve gericilik olarak tanımlanarak gerçekler ters düz edilmiştir.
Mesela 1938’de Büyük Atatürk’ün Hatay’ın anavatana katılmasında gösterdiği yüksek vizyon şu ana fikre istinat etmektedir. Suriye Fransız sömürgesidir. Almanya Fransa’ya karşı
Bir harp hazırlığı içindedir. Fransa’nın Avrupa’da başı derttedir. Fransa Suriye’deki hak ve çıkarlarını koruyamaz durumdadır. Diplomatik bir baskı sonucu mesele askeri güç kullanmaya ihtiyaç kalmadan halledilecektir. Nitekim Atatürk’ün kurguladığı bu faraziye başından sonuna kadar doğrudur. Neticesi de doğru çıkmıştır. Fransa Hatay meselesinde kıpırdayamamış; kontrollü bunalım Atatürk’ün öngördüğü şekilde başlamış ve zaferle bitmiştir.
Mesela Türk entelektüellerinin sadece mektepte eğitim görmüş olanlarına sorsanız 2.Dünya Savaşı’nda kim kimin müttefikidir deseniz. Hemen sayarlar: İngiltere, Fransa, ABD ve SSCB müttefik, Almanya, İtalya, Japonya mihver devletleri derler. Hâlbuki Fransa Alman işgaline uğradıktan sonra kurulan Vichy Hükümeti bizim İsmet Paşa Hükümeti gibi Almanya ile saldırmazlık ve işbirliği antlaşması imzalamıştır. Daha da ileri giderek Fransız orduları İngilizlerle Madagaskar Adasında 1942–43 yıllarında savaşmış, Hintçini Yarımadasında 2. Dünya Savaşı boyunca çatışma devam etmiş, Rommel’e karşı Kuzey Afrika’ya gönderilen Amerikan –İngiliz kuvvetleri önce Fas ve Cezayir’de üslenen Fransız kuvvetleriyle çarpışmıştır. Fransa Normandiya çıkarmasından çok sonra Paris müttefik işgaline uğradıktan sonra müttefiklerin safına geçmiştir. Yani 1944 yılına kadar Fransa müttefiklerle savaş halindedir. Fransa’nın bu tutumu harp bittikten sonra cezalandırılmış Fransız sömürgesi olan Hintçini(Vietnam, Birmanya, Tayland, Kamboçya) müttefiklere geçmiş, 1970’li yıllara kadar süren Vietnam Savaşı ABD’ye devredilmiştir. Vichy Hükümetinin ileri gelen birçok bakanı ve 1.Dünya Savaşı Fransız ulusal kahramanı General Petein Nazilerle işbirliği yaptıkları gerekçesiyle Nürnberg’de yargılanmış ve idam edilmiştir. Yani işgale uğradıktan sonra Fransa’nın 2.Dünya savaşı boyunca Almanya tarafında yer alması af edilmemiş bütün sömürgeleri elinden alınarak cezalandırılmış, ulusal kahramanları dâhil birçok Fransız devlet adamı idam edilmiştir. İtalya başlangıçtan itibaren Almanya’nın müttefiki olmasına rağmen müttefikler İtalyan çizmesinden kuzeye doğru ilerledikçe İtalyanlar saf değiştirmiş ve müttefiklerin tarafına geçmişlerdir. SSCB başlangıçta müttefikler ve Almanya arasında tarafsız bir rol oynarken Polonya’nın işgalinde ittifak yapmışlar, müttefiklere beraber meydan okumuşlardır. Almanya 22 Haziran 1941 yılında SSCB’ye saldırınca Sovyetler Birliği otomatikman müttefiklerin safına geçmiştir. Bu durumu niye anlatıyoruz? Şunun için; İngiltere ve Fransa daha savaşın başından itibaren müttefikti, savaş boyunca bu böyle devam etti derseniz başka bir sonuç ortaya çıkıyor, Normandiya çıkartmasından sonra Fransa ile müttefikler birleşmiştir derseniz başka bir sonuç çıkıyor.
Bir söz var birinci sınıf adamlar birici sınıf adamlarla çalışır. İkinci sınıf adamlar üçüncü sınıf adamlarla çalışır. Atatürk’ün realizmi her seviyede her ideolojideki insanı bir arada tutmaya, bunları istediği hedeflere yöneltmede görülmemiş bir karizmaya sahiptir. İkinci sınıf devlet adamları aynı performansı göstermeye muktedir değildir. İdeolojik bakış açısı genellikle ideolojik körlük yaratarak gerçeklerin doğru görülmesini engeller. Mesela olaylara sadece dini referansla bakan birisi için Fevzi Paşa dindardır ve namaz kılar; bu özelliğinden dolayı iyidir, hata yapmaz, mümkün olan en iyi politikayı tayin eder ve uygular. Gene aynı bakış açısına göre İsmet Paşa 1908’de Edirne’de daha topçu yüzbaşısıyken mason locasını kurduğu ve mason olduğu için kötüdür. Bir masona göre, İsmet Paşa küresel dünya düzeninin kabul edeceğinden fazlasını yapamaz o şartlarda yapabileceğinin en iyisini yapmıştır. Başka bir bakış açısına göre ise Atatürk dengeleri gözetmesini bilen çok milli bir şahsiyettir, her ikisini de maiyetinde yirmi yıl çalıştırmıştır. Atatürk’ün nezdinde ideolojik duruşun kıymeti yoktur. Atatürk’ün maiyetinde Fevzi Paşa stratejik kabiliyeti, öngörüleri, mesleki vizyonu yüksek bir şahsiyettir. Doğru ve riskli kararları başkaları aldığı sürece Fevzi Paşa’dan daha hünerli bir genelkurmay başkanı bulunamaz. İsmet İnönü’de verilen göreve itiraz etmeyen titiz bir memurdur. Yüksek isabet kabiliyetini gerektiren gelecek tasavvuru yüksek kararları alacak biri yoksa Fevzi Paşaların İsmet Paşaların hiçbir hükmü yoktur. Hâlbuki İsmet Paşa’nın emrinde vizyon ve yeteneklerin hiçbir anlamı yoktur, kabiliyetli adamada ihtiyaç yoktur. Kabiliyetin kendisi kötü olduğu gibi anlatımı bile kötüdür.

İsmet Paşa 1930’lu yıllarda (1929 Amerikan İktisadi krizinin etkisiyle) liberal ekonominin konjonktürel dalgalanmalarından hareketle katı bir devletçiliğin Sovyet tipi mecburi plânlamacılığın şampiyonu olmuş, Kadro Hareketi’ni desteklemiş, ideolojik olarak Atatürk’e ters düşmüştür. Atatürk iç dış hiçbir ekonomik ve sosyal dalgalanmada paniğe kapılmamış, sağlam kanaatlerini değiştirmemiş bütün sarsıntıları realist bir mantıkla aşmıştır. Atatürk rahmetli olmadan önce 2.Dünya Savaşı’nın ne zaman başlayacağını, ne zaman biteceğini ve harbin sonucunun ne olacağını söylemiş, bu sonuca göre devlet siyasetini tayin ve tanzim etmiş herkesi sıkı sıkıya tembihlemiştir. Atatürk rahmetli olduktan sonra, İsmet Paşa; tayin olunan daha doğrusu ezberlettirilen dış politika hedeflerinden daha ilk hamlede kopmuştur. Bazıları diyor ki peygamberimiz de Uhut Savaşı’nda okçulara yerlerini terk etmemeleri konusunda sıkı sıkıya tembihte bulunmuştu, onlarda yerlerini terk ettiler. Evet, onlar terk ettiler ama terk etmekle doğrusunu yaptık demediler. Hata yaptık, emrin dışına çıkmamalıydık, Peygambere itaat etmemek ne büyük kötülüktür dediler. Hâlbuki İsmet İnönü devri İkinci Dünya Savaşı politikaları göklere çıkartılmakta ve görülmemiş bir başarı numunesi olarak tanıtılmaktadır. Hiç kimse çıkıp ta şunu sormamaktadır:2.Dünya Savaşı’nın sonunda niçin Türkiye yalnız kalmıştır? Türkiye niçin ağır bir Sovyet baskısına maruz kalmıştır? Türkiye savaşmadığı halde niçin ekonomik ve askeri bakımdan zayıflayarak çıkmıştır? Bir şeyin başarı olarak telakki edilmesi için ölçüt nedir, başarı ile başarısızlık hangi kriterlere göre tayin edilmektedir? Bir ülke savaşa katılmadığı halde savaşçı ülkelerden daha fakir çıkmışsa, savaştan sonra ağır baskılara maruz kalmışsa, bu baskılara karşı koymak için batıya teslim olmak zorunda kalmışsa buna başarı denebilir mi? Dünyanın hiçbir yerinde tescilli bir başarısızlığın zafer gibi takdim edilmesi görülmüş bir şey değildir.

Atatürk’ün dış politikasından sapmayı daha Alman-Rus Harbi başlamadan önce yaptık ve Almanya ile Rusya’nın ittifak yapması karşısında öyle bir paniğe kapıldık ki sanki bu ittifak bize karşı yapılmış gibi bir paranoya kapıldık ne yapacağımızı şaşırdık: Bu hata sadece dış politika amaç ve hedefleri bakımından olmamıştır. Nasyonal Sosyalist + Komünist ittifak Türkiye için bir iktisaden mükemmel model olarak ta algılanmış sosyalist-devletçi-faşist bir iktisat modelinin de şampiyonluğu yapılmıştır. İş bununla da kalmamış jandarma dipçiğine dayalı ilkel bir yönetim modeli kurgulanmıştır. Alman-Rus ittifakı yapıldıktan sonra bu ittifakın meydana getirdiği Rus korkusu yüzünden pantürkizmin, İngilizlerin korkusundan Panislamizm’in telaffuzu bile yapılamaz olmuştur. İsmet Paşa’nın iç ve dış politikasında realite diye bir kavram yoktur, panik, kuruntu, vehim ve kendi gölgesinden korkan endişeler paranoyası vardır. Hipotezler(faraziyeler) derin kuşku ve vehimlerden hareketle tayin edilmekte, hiçbir zaman gerçekçi bir dayanağı bulunmamaktadır. Bu durum müritlerini cinle korkutan üfürükçü hoca tesiri yaratmakta, tehlikeleri duvara soğan asarak karşılayan çözümlemelerden öteye geçmemektedir.

İsmet Paşa’nın icraatlarında ölçü diye bir kavram yoktur. Endişe, vehim, kuşku ve kötümser bakış açısından kaynaklanan ve en ipe sapa gelmez varsayımların olacağı faraziyesine bağlı bir bakış açısına sahiptir. Bu bakış açısından kaynaklanan icraatın kötülüğünün ne feci sonuçlar doğurduğu son 60 yıllık sürüklenme ortaya koymuştur. Bu zihniyet; kimi zaman mühendislik harikaları yaratarak olmayacak şeyleri mümkün gösterdiği gibi, başarılmaması imkânsız olan şeyleri de mümkün değil yapılamaz göstermiştir. Mesela İsmet Paşa 500metre karelik bir alana 20 metre karelik kulübe sığmaz demişse imkânı yok sığmaz. Tarafsızlığımızdan kuşku duyarsa Hitler Moskova’yı bırakır bize saldırır demişse bir hikmeti vardır, kim bilir aklınızın ermediği ne büyük analiz yapmıştır diye düşünülür itiraz edilmez. O mutlaka olacağı önceden görür, hikmetinden sual sorulmaz, denmiş ve onun kafasından geçen kırk tilkinin kuyruğu birbirine değmediğinden hareketle şeytana külahlı ters giydirir mitolojisi icat edilmiştir. Şüphesiz ki bu konuda Türk entelektüel sınıfının da ciddi bir kusuru bulunmaktadır. Gerçekleri söylemek yerine dalkavukluk yapmayı menfaatlerine daha uygun bulan yaklaşımın bürokratik zihniyetten sökülüp atılması şarttır. Gerçeklerin ortaya çıkartılması için namuslu hareket etmeyi prensip edinmiş karakter terbiyesi üzerinde ciddiyetle durulmalıdır. Bu yapılmadığı takdirde başarıyla başarısızlık, hezimetle zafer arasındaki fark ortadan kalkmakta, yüksek makamlara çıkmak veya yüksek makamlarda bulunmak başarılı olmak için tek ölçüt haline gelmektedir. Yani insanın yaptığı iş başarısıyla değil makamıyla ölçülmektedir.

İsmet İNÖNÜ’nün Atatürk’ün tayin ve tespit ettiği dış politika hedeflerinden sapmasının itirafını 1960 yılında verdiği bir demeçten anlıyoruz. Diyor ki; “Bizim Birinci Dünya Harbi tecrübesinden sonra yeni kurulan Avrupa düzeninde menfaatlerimiz SSCB, İngiltere ve Fransa ile beraberdi. Harp bizi sürükleyecekse bu devletlerle beraber bulunmamız hem stratejik bakımdan hem siyaset bakımından Mihver’in karşı tarafında bulunmamız icap ederdi. Biz vaziyeti harbin başlamasından evvelki senede samimi kanaatle bu şekilde gördük. “ 1 Bir defa bu görüş ve bu kanaat İsmet İNÖNÜ’ye ait değildir. Bu öngörü Atatürk’ün 1934’den beri söylediği, hatta Mac Artur ile yapılan görüşmede ifade ettiği görüştür. İşin ilginç tarafı ise şudur; Atatürk bu fikri ortaya attığı zaman Almanya’da henüz NAZİ PARTİSİ iktidara bile gelmemiştir. Yukarıda ifade edilen görüş İsmet Paşa’nın kesin görüşü olmuş olsaydı ileri satırlarda anlatılacağı üzere daha harbin başlangıcından itibaren zikzaklar çizilmez, bu tespit ekseninde hareket edilirdi. Bizce bu görüş her şey olup bittikten, sonuçlar hakkında hiçbir müphemiyet noktası kalmadıktan, hadisenin üzerinden 15 yıl geçtikten sonra ifade edilen bir kanaattir. Biraz abartılı olacak ama itiraf etmeliyiz ki İsmet Paşa Almanların yenildiğine 15 yıl sonra kesin kanaat getirmiş ve iyice emin olduktan sonra bu sözü söylemiştir. Bazıları diyebilir ki; ne yani İsmet Paşa 1946’da Almanların yenildiğine Hitler’in intihar ettiğine, Berlin’in işgal edildiğine inanmamış mıdır? Evet. İsmet Paşa o kadar evhamlı, o kadar şüpheci o kadar kuşkucudur ki beklenmedik bir hamle ile Almanların savaşı kazanmalarını bile imkân dâhilinde görmesi mümkündür. Hatta Gobbels’in propagandalarına Almanlardan daha fazla kapılması ve inanması da mümkündür. İsmet Paşa’nın bu tereddütlü tutumu başlangıçtan itibaren gözlerden kaçmamış; Büyük Atatürk’ün 1936’da Montrö Antlaşmasıyla Lozan Boğazlar Sözleşme’sinde yaptırdığı lehimize tadilatın daha mürekkebi kurumadan 1939’da Sovyetler Birliği “Boğazlardan üs “istemiştir.

Bilindiği üzere Nazi Almanya’sı ile Stalin SSCB’si Polonya’nın işgali için anlaşmış ve bir ittifak anlaşması yapmışlardı. Bu anlaşmanın meydana getirdiği güven ortamı SSCB’yi Doğu Avrupa, İskandinavya(Kola Yarımadası),Balkanlar ve Kafkasya’da serbest bırakmıştı. Çevresinde bulunan zayıf ülkeler üzerinde ki emellerini tehlikesizce gerçekleştirebileceklerine inanmışlardır. İşte bu tutum değişikliği Türkiye’de EZBERİ BOZMUŞTUR. Bir atasözümüz var;”koymaca akıl para etmez”;Atatürk’ün 1934’ten itibaren ortaya koyduğu şaşmaz ön görü, buna dayalı realist faraziye ve bu temel üzerine inşa edilen Türk dış politikası daha ilk dalgada çökmüştür.

Polonya’yı işgal etmek için Almanya ile bir ittifak anlaşması imzaladıktan sonra, Sovyetler Birliği Dış İşleri Bakanı Molotov 2 Kasım 1939 tarihinde bir demeç vermiş ve şöyle demiştir.”Türk Hükümeti iki aydan beri Almanya’ya karşı savaşan İngiltere ve Fransa ile karşılıklı yardım anlaşmaları yapmıştır. Türkiye bunu yapmakla kesinlikle tarafsızlık politikasını ret etmiş oluyor. Böylece gelişmekte olan Avrupa savaşının içine taraf olarak katılmış oluyor. Yani artık Türkiye müttefikler safına katılmış ve karşı cephede yer almıştır.

İsmet Paşa yukarıdaki satırda şunu demişti;”Biz başlangıçtan itibaren 2.Dünya Savaşı’nın sonucunu gördük ve ona göre tutum belirledik.”Hâlbuki NAZİ-SOVYET ittifakından sonra SSCB’nin Almanlara karşı cephede yer alacağına dair faraziye çökmüş, İsmet Paşa bütün metanetini kaybetmiş, bütün bildiklerini unutmuştur. Bundan sonraki süreçte ne yapacağını şaşırdığı için zikzak üzerine zikzak çizmiş harbe iştirak etmemek için ne lazımsa onu yapmıştır. Yani bu noktadan sonra vizyon kaybedildiği için 2.Dünya Savaşı Politikası diye bir politika kalmamıştır. Alman-Rus ittifakının meydana getirdiği panik öyle boyutlara varmıştır ki bundan sonra ne yapılabilir noktasında ileri sürülecek realist teklifler bile dinlenmemiştir. Bu duruma bakan, kimi analizciler; İsmet Paşa ihtiyatına mat oldu diye yorumlamış olsalar da esasen endişelerine mat olmuştur.

Alman-Rus ittifakından sonra bu ittifakın kalıcı ve ciddi olduğuna inansanız bile ne yapmanız beklenir?
İttifakın önünü kesmek için Molotov’un dediğini yapmanız, yani müttefiklerle anlaşmaya gitmek, Balkanlarda Yugoslavya’dan başlayan bir emniyet kuşağı yaratmanız lazımdır. Atatürk ne yapmıştır? Daha başlangıçtan itibaren savaştan üç sene önce bunu yapmıştır. Drah nach osten(Doğuya doğru ilerleme) fikri Nazi ideolojisinin temel dayanağını teşkil ediyorken Atatürk bunun ideolojik(Sovyet –Alman ittifakı) olarak ta mümkün olmayacağını görürdü. Kaldı ki geçici Alman-Rus ittifakı Atatürk’ü nihai sonuç hakkında asla yanıltmazdı. Esasen sizin bir yol aramanıza da gerek yoktur, o yol başlangıçtan itibaren çizilmiş… Siz ne yapıyorsunuz? Daha satrancın ilk hamlesinde derhal paniğe kapılıyor bildiğiniz her türlü yüzmeyi unutuyorsunuz. Her halde biz bir yerde hata yaptık işin doğrusu Mihver+Sovyet tarafında yer almakmış galiba, gibi tereddütler geçiriyorsunuz, balıklama koşuyor Almanlarla bir saldırmazlık ve iş birliği anlaşması imzalıyorsunuz. Almanların Sovyetlere saldıracağı nereden belli? Rus savaşını başlatmadan önce bütün Balkanları işgal ederek, Rusların güney yan ve gerilerini kontrol altına alarak tecrit ediyorlar. Siz bir stratejist iseniz, siz bir diplomatsanız, siz bir siyaset adamıysanız bunu anlar ona göre vaziyet alırsınız. Kaldı ki Alman-Rus savaşı başlamadan(Alman saldırısı 22 Haziran 1941’dir) önce 1 Mart 1941 tarihinde Hitler bizzat İsmet İnönü’ye bir mektup yazmış; Almanya’nın esas hedefinin Türkiye olmadığını bildirmiştir. ”…Alman Hükümeti’nin arzusu hilafına, İngiltere ve Fransa’nın 3 Eylül 1939’daki savaş ilanı kararıyla Alman halkına empoze edilen mecburi savaş kararında Alman Reich’inin şu sıradaki hedefi Avrupa kıtasında İngiliz nüfusunu bertaraf etmektir. Bu yüzyıllardan beri devam Avrupa’daki devletleri birbirine karşı oynayarak yıpratmak metoduna son vermenin bir şartını teşkil etmektedir…

… Birliklerimizin Bulgaristan’daki hareketleri hiçbir şekilde Türkiye’nin toprak bütünlüğüne ve siyasi bütünlüğüne yönelmiş değildir. Bulgaristan’da ilerleyen Alman birliklerinin Türk sınırından, orada bulunmalarının maksadı hakkında yanlış bir yorumda bulunmasına meydan vermeyecek kadar uzak kalmalarını emrettim…”Hitler

Şartların ve vaziyetin bu şekilde gelişmesi karşısında, İsmet İnönü ne yapacağı, kimi dost, kimi düşman tayin edeceği noktasında tereddüde düşmüş, Atatürk’ün yokluğunu derin bir şekilde hissetmiştir. Atatürk sağ olmuş olsaydı, kendiside başbakanlık koltuğunda oturuyor olsaydı: Risk almamanın, mesuliyet taşımamanın rahatlığı içinde olacaktı. Atatürk düşünecekti, Atatürk sorumluluğu üslenecekti, Atatürk ölçüp biçecekti, bir karar verip emredecekti. Karar almanın ağır sorumluluğunu değil verilen emri yerine getirmenin sınırlı bir mesuliyetini taşıyacaktı. Hâlbuki bütün istikametlere yön veren kutup yıldızı artık yok, sen olsan ne yaparsın? Kendini tanıyorsan, kapasitenin ne olduğunu biliyorsan; fırsatlara mırsatlara bakmazsın, nöbeti vukuatsız devredeyim de ne olursa olsun dersin. İsmet Paşa ben Atatürk değilim demiş ve öyle yapmıştır. Burada sıkıntı veren nokta şudur: Bir başarısızlık açık açık itiraf edilirse buna saygı duyulur. Ben Atatürk değilim ondan beklediklerinizi benden bekleyemezsiniz diyen bir zata olmayan sıfatları izafe etmek, yapamadığı işleri yaptı demek,2.Dünya Savaşı’ndaki vahim dış politika ve analiz yanlışlıklarını yüksek deha eseri olarak tanımlamak, şayet kötü niyet eseri değilse ahmaklıktan başka ne olabilir ki? Kabul edilmelidir ki bu tür ahmaklıkları kraldan fazla kralcı olanlar veya dalkavuklar yaparlar. Olamayan şeyleri ve yapılmamış işleri yapılmış gibi anlatmakla bizimde bir suçumuz yok mu? Yarım yüz yılı aşkın zamandan beri Atatürkçü yol ve metottan ayrılmış bir zatı Atatürk’ün en büyük takipçisi Atatürk’ü en iyi anlamış olan şahıs olarak tanıtmanın bir mantığı var mı? Kaldı ki bu günkü sorunların içinden çıkılmaz yumak haline getirilmesinde en büyük mesuliyet sahibi İsmet İnönü’dür.

2 Nisan 1941’de (Alman-Rus harbi başlamadan 2 ay kadar önce) Irak’ta İngiliz yanlısı hükümet devrilmiş, yerine Alman yanlısı Raşit Ali Geylani geçmiştir. Almanlar Irak’a girmek için izin istemektedir. Aynı dönemde Churchill İnönü’ye yazdığı mektupta Almanya’yı felç etmek için Romanya’nın petrol bölgesi Ploesti’nin Türkiye üzerinden geçerek bombalanmasını talep etmektedir. Bu ortamda, zıt çekim kutuplarının çelişkiye düşüren manyetik alanlarından etkilenmemek için, her ortamda en doğru kararı verecek yüksek vizyona sahip bir liderin iktidarda olması gerekiyorken; kaderin hazin cilvesi olarak kuruntulu, evhamlı, tereddütlü, kötümser ve zihni karışık bir lider iktidar mevkiinde bulunuyordu. En acı olan nokta da şu idi; bütün zamanlara ve mekânlara yön veren stratejinin kutup yıldızı gitmiş yerine kuyruklu yıldız gelmişti. Öyle şeyler oluyordu ki akşamdan sabaha gündem değişiyor bütün hipotezler alt üst oluyordu. Alman-Rus savaşının başladığı gün İngiltere’de eğitim görmüş pilotları ve 4 denizaltıyı teslim almaya giden Refah Şilebi Mersin İskenderiye arasında batırılmış, kimin batırdığı da tespit edilememiştir. İngilizler Almanların Irak’a hâkim olmalarını önlemek için Türkiye’nin Irak’a girmesi teklifini değerlendiremiyor. Tarafların söz düellosu kafaları o kadar karıştırıyor ki İngilizler Refah şilebini Almanlar batırdı diyor. Almanlar da İngilizler batırdı diyor.(Türk-Alman saldırmazlık paktının öcünü almak için yaptılar diyor.18 Haziran 1941 Türk-Alman Dostluk ve Saldırmazlık Paktı)Bizim şilep kim vurduya gidiyor!

Aklı başında bir insan şunu sormaz mı? Almanlarla bir saldırmazlık paktı imzalıyorsun, İngilizlerden de silah alıyorsun. Bu silahları Almanlara karşı kullanmayacaksan niye alıyorsun? İngilizlerden alacağın silahları İngilizlere karşı kullanacaksan niçin sana versin? İngilizler benim müttefikim diyorsun, ondan silah alıyorsun Almanlarla da ittifak yapıyorsun! Sen kimden yanasın? Bu icraatın bir mantığı var mı, derseniz, evet haklısın yaptığımız iş ipe sapa gelmez, yaptığımız işin bir mantığı yok ama ne yapalım şu MOLOTOV olmasaydı biz bu hataları yapmazdık. Boğazlardan üs istemek işi nerden çıktı, aklımız o kadar karıştı ki ne yaptığımızı biliyor muyuz?

Evet, 2.Dünya Savaşı Türk dış politikası ne yaptığımızı biliyor muyuz ekseninde şekillenmiştir. Molotov bizi şaşırtmasa idi Almanlarla bir ittifak anlaşması imzalamaz, İngilizlerle müttefikçilik oynar bütün taraflarla ticaret yapar harbin nimetlerinden istifade ederdik… O da yok…3 milyon insan askerde memlekette hayat durmuş, varlık vergisi, kıtlık kuyruğu… Manzara bu…

Meseleyi birde Hz Ali’nin tasnifleri istikametinde tanımlarsak daha ilginç sonuçlar ortaya çıkıyor. Hz Ali diyor ki: dostluk üç çeşittir. Dostum, dostumun dostu, düşmanımın düşmanı… Şimdi bu denklemi Türkiye, Almanya ve İngiltere arasında kuralım: İngiltere müttefik=dostum; İngiltere Almanya düşman, Türkiye Almanya’ya karşı tarafsız…(!!!) Şimdi denklemi 22 Haziran 1941 tarihinden önceye, Polonya’yı işgal etmek için yapılan Nazi-Sovyet ittifakı öncesine götürelim ve yeniden düşünelim: Almanya, SSCB müttefik; Ben Almanya’ya düşman değilim ama İngiltere ile müttefikim; Almanya ile SSCB müttefik ama ben SSCB ile hasımım, İngiltere müttefikim ama onun düşmanı Almanya benim düşmanım değil… Böyle bir dost-düşman denklemi olur mu? Böyle bir mantık kurgusuna dayalı tutarlı bir muhakeme yapılabilir mi? Toplama ve çıkarmaların çarpı işaretiyle mi bölüm işaretiyle mi veya hangi işaretle yapıldığını anlayabilir misiniz? Böyle bir hesaba dayalı bir bakkal defterine bile güvenebilir misiniz? Türkiye’de herkes şuna şartlandırılmıştır. Harbe girmek çok kötüdür. Türkiye harbe girmemiştir. Harbe girseydik yerle yeksan olurduk, harptan kurtulduk. O halde en iyisini yaptık… Bu mantığa dayalı hüküm yürütürseniz İstiklal Savaşı’na girmekte kötü… İstanbul’u almak için kuşatma yapmakta kötü… Nefsinizi müdafaa mecburiyetinde kalsanız bile harp kötüdür. Fayda getirse bile taahhüt etmiş olsanız dahi harbe girmek kötü olduğu için bunun tersi olan her şey iyidir, gerçek politikadır. Bu mantığa dayalı hüküm elli seneden beri yürürlüktedir. Doğru mudur?

Gelelim mantıki dayanaktan mahrum bu politikanın yürütülmesi sürecine; Türkiye işte bu bunalımlı dönemde Almanya ile toplam 96 milyon liralık krom ve bakır ihracatı için bir anlaşma yapıyor. Gerekçe olarak ta ABD ve İngiltere’nin bize herhangi bir yardımı ve ekonomik katkısı yok deniyor. Bu anlaşmadan sonra Ege Denizi’nde Almanya’ya maden taşıyan gemilerimiz sık sık saldırıya uğruyor ve batırılıyor. Bu saldırılardaki kayıplarımız nedir, kâr mı ettik zarar mı ettik bunun bir hesabı yapılmamıştır.

22 Haziran 1941’de Almanya Rusya’ya saldırıyor. Alman orduları Aralık 1941’de Moskova önlerinde duraklıyor ve 1942 senesine giriliyor. Almanlar taarruz istikametlerini güneye kaydırıyorlar, Kafkasya istikametinde ilerliyorlar. Aynı tarihlerde Kuzey Afrika’da bulunan Alman orduları Rommel komutasında batıdan doğuya doğru ilerleyerek İngiliz sömürgesi olan Mısır’a giriyorlar Kahire’ye 80 Km yaklaşıyorlar. Bu iki harekâtın amacı kuşatma kollarını Irak üzerinde birleştirerek petrol bölgelerine hâkim olmak olduğu anlaşılıyor. İngiltere sıkışık vaziyettedir. Churchill Rommel’i yenecek bir general arıyor. Montgomery’i bulmuştur.24 Ekim 1941’de Montgomery karşı taarruza başlamış Almanların kuşatma kollarını Irak’ta birleştirme plânları iflas etmiştir. Hatırlanacağı üzere bizim İsmet Paşa Türk-Alman Saldırmazlık Paktı’nı yaptığı Mart 1941’de İngiltere paniğe kapılmış ve Türkiye’nin Irak ve Suriye’ye girmesini teklif etmişti. Bu teklifi niye yapmıştı=O zaman Suriye Fransız sömürgesi idi, Suriye’yi Almanların müttefiki Fransa’dan kopartmak için Türkiye’ye hediye ediyordu. Irak’ı kendisi koruyamayacağı için Türkiye’ye teslim ediyordu. Peki, Churchill bunu niye yapıyordu: Bu duruma Almanlar razı olmaz Türkiye’ye savaş açarsa Almanların başı bir devletle daha belaya girsin! Peki, Türkiye Churchill’in dediğini yapsa Almanya savaş açar mı? Bizce açmaz… Krom satın aldığı gibi petrol satın almaya devam edeceği için buraların Türkiye’nin eline geçmesi harbin sıkışık döneminde Alman menfaatlerine zarar vermez, aksine iki tarafında razı olduğu bir de facto durum ortaya çıkartmış olurdu. Diyeceksiniz ki niye bu hesap yapılamamıştır? Bu hesabı yapmak için Ankara’nın başında stratejik matematik bilen birinin olması gerekir. O matematikçi yoktur.1938’de kendisine çok ihtiyacımız olduğu tarihte o matematikçi hakkın rahmetine kavuşmuştur. Bütün bu hadiseler oluyorken 1943 yılına gelinir ve 2 Şubat 1943’de Almanlar Stalingrad’ta kesin bir yenilgiye uğramıştır.24–25 Temmuz 1942’de müttefikler Hamburg’u bombalamışlar 100 bin kişi ölmüştür. Almanya’nın mukabele imkân kabiliyeti yoktur. Harp talihi başlangıçtan itibaren Almanya’nın aleyhine olduğu halde bunun aksini düşünenlerden biri de İNÖNÜ…

İsmet İNÖNÜ savaş bittikten 15 sene sonra şöyle diyor.”Biz 2.Dünya Savaşı’nı olayların ispatladığı gibi daha başlangıçtan itibaren doğru şekilde tahmin etmiştik. Düşüncemize göre Mihver Devletleri kudretlerinin üstünde bir dava peşinde idiler ve müttefikler karşısında yenilmeleri kaçınılmazdı. Bu görüşümüz bütün politikamıza temel olması gerekiyordu. Öyle yaptık… Ama asıl mesele memleketi harp belasının uzağında tutmaktı…”

Bir taraftan diyorsunuz ki; biz harbin sonucunu başlangıçtan itibaren doğru tayin ettik, diğer taraftan Almanlarla bir dostluk ve saldırmazlık paktı imzalıyor, müttefiklerinizin aleyhine bir tutum değişikliğine giderek kaypak bir görünüm sergiliyorsunuz. Bunlardan hangisi doğrudur. Tayin ve tespit ettiğin politika bu ise niçin buna göre hareket etmedin? Bu değilse niçin böyle söylüyorsun .

Almanlar Rusya’ya saldırmadan önce Yugoslavya’yı, Arnavutluğu, Bulgaristan’ı ve bütün Yunanistan’ı işgal etmiş Girit dâhil Ege Adalarını almış bizimle hudut olmuştu. Hitler bizimle olan hukuku muhafaza etmeye azami ihtimam göstermiş, birde Türkiye gibi bir büyük devletin başında bulunması sebebiyle İsmet İnönü’ye bir mektup göndererek Türkiye’nin paniğe kapılmamasını temin etmeye çalışarak, müttefiklerle askeri işbirliği yapılmasını önlemeyi hedef almıştır. Hitlerin başlangıçtan itibaren Türkiye’ye vurmak gibi bir plânı olmuş olsaydı, o mektubu yazmaz ve Türkler müttefiklerle askeri işbirliğine gitmeden önce zayıf yakalamak için acele vururdu. Hal böyle iken siz Almanlar hududumuza kadar geldi ne yapacakları belli olmaz diyip bütün birliklerinizi Trakya’ya yığıyorsunuz, sonra da dönüp saldırmazlık ve işbirliği anlaşması imzalıyorsunuz. Bunun hangisi doğrudur? Buradan hareketle harbin bilinmezleri içinde doğru kararın seçilmesi zordur, diyenler çıkabilir. Ancak siz Almanya’nın hareket tarzlarını stratejik amaçlardan hareketle ölçemiyor, istihbarat operasyonlarıyla herhangi bir bilgi alamıyorsanız size bilge adam, devlet adamı, lider veya parmak hesabını bilen bir adam denebilir mi?

Kaldı ki Almanya’nın Balkanlara girişi tamamen zorunlu sebeplerden olmuştur. Musolini güya Büyük Roma’yı yeniden ihya etmek gayesiyle bir takım deli dana plânları yapar daha ilk hamlede Habeşistan’a saldırır. İtalyan ordusu bir avuç kahraman karşısında perişan olur. Bununla da kalmaz Arnavutluğa saldırır. Huduttan itibaren zar zor 50–100 Km girerler, Arnavutlar karşı taarruza geçerler, İtalyan birliklerini sürer atarlar, İtalyanlar bütün dünyaya karşı gülünç duruma düşerler, Yoğun diplomatik ve ekonomik ablukadan sonra zar zor Arnavutluğu işgal ederler. Musolini bu defa Yunanistan’a saldırır. Yunan birlikleri İtalyan birliklerini mağlup eder ve Arnavutluk topraklarına girer, Musolini(Duçe)Dünya basınında çıkan yazı ve karikatürlerde aptallığın ve beceriksizliğin simgesi haline gelir ve alay konusu olur. Yunan ordusu İtalyanlara bir adım attırmaz, bu sebeple Hitler Duçe’yi kurtarmak için mecburen Balkanlara iner. Yani Hitler’in Balkanlara girmek zorunda kalması İtalyanların beceriksizliği sebebiyle olmuştur. Esasen Hitler Almanya’sının Türkiye’ye girmek gibi bir plânı yoktur. Daha sonraki yıllarda şu tür ifadeleri çok duymuşuzdur:”Alman orduları Türkiye’ye taarruz etmek üzere hudutta toplanırlar. Alman komutanlığı derki; Türklere dokunmayın onlar öyle bir millet ki Anadolu’yu adım adım müdafaa ederler bize kan kustururlar, başlarında da dünya dehası kafasında kırk tilki dolaştıran öyle bir lider var ki… Onlarla asla baş edemeyiz.”

İster korkak adam kuruntusu, ister dalkavuk adam dedikodusu, ister paranoya sendromu, ne derseniz diyin, adamdan gücünün üstünde bir şey bekleyemezsiniz. Zaten kendisi de itiraf ediyor: Atatürk’ten beklediğinizi benden beklemeyin! Bu sözü ne zaman söylüyor: Harbin en kritik senesi 1942’de.Niye söylüyor? Ordumuzun stratejik vizyon sahibi büyük askeri liderleri, son derece kabiliyetli kurmay subayları, matematiği dehaya sahip askeri karargâhları mevcuttur. Paşayı sıkıştırıyorlar. Fırsatları kaçırmayalım diyorlar. O ne diyor? Ben Atatürk değilim, ben uzun vadeli rasyonel hesaplar yapacak kapasiteye sahip değilim, siz beni ne kadar çok ciddiye alıyorsunuz ben iş yapmaya değil nöbeti vukuatsız devretmeye geldim.

Bazıları diyebilir ki olanlar olmuş, yapılması gerekenler yapılmamış, artık geçmişin yanlışlarını ve hataları didik didik etmenin ne yararı olabilir; bu güne bakalım… Mesele sadece unutulmuş bir yanlış olarak kalmış olsa, gerçekten bu yazının yazılmasına ihtiyaç yoktur. Ancak yapılan hatalar başarı gibi takdim edildiği için bu gün bile hissedilen tutuk, dirayetsiz ve liyakate önem vermeyen yönetim zihniyetine temel teşkil eden uygulamalar risk almaktan kaçınan vizyonsuz devlet adamı fikri Türk devlet felsefesine temel teşkil etme sıkıntısı yaratmaktadır. Atatürk’ten sonra vizyon sahibi birkaç lider gelip geçmiş olsaydı bu millet Atatürk’ü bu kadar hasretle aramazdı. Bu hasret dolayısıyla aradan zaman geçtikçe o daha çok aranıyor, daha çok anlaşılmaya ihtiyaç duyuluyor, ulu dağlar gibi uzaklaştıkça büyüyor.

Stalingrad yenilgisinden sonra harbin kaderi kesinlikle tersine dönmüştür. Türkiye bir tutum değişikliğine gidememektedir. Vizyonsuz, pasif ve tutuk hareket etmeye devam etmektedir. Nitekim Suriye’den kalkan ve Türk hava sahasından geçerek(1 Ağustos1943’de) Romanya’nın Ploeşti petrol bölgesini bombalayan müttefik uçaklarından bazıları Türkiye’ye mecburi iniş yapmış, Almanya bu olaya ses çıkartamamıştır. Churchill Türkiye’nin bir an önce harbe girmesini istemektedir.30 Ocak 1943’de Almanların Stalingrad yenilgisinden üç gün önce) Churchill Adana’ya gelir. Türkiye’nin Suriye ve Irak’a girmesini ister. Balkanlardan bir cephe açılması için geniş yardım önerir. İsmet Paşa Churcihill’e itiraz etmez fakat silah ve araç eksiklerinin tamamlanmasını ister. Stalin Türkiye’nin Almanya ile yaptığı dostluk ve saldırmazlık paktından rahatsızdır. Churcihill’in Türkiye’yi harbe sokmak çabalarına buruk bir cevap vermiştir.”…Türkiye SSCB ile ilişkilerini daha dostça ve samimi duruma getirmek istiyorsa bırakınız bunu kendisi söylesin. O zaman SSCB, Türkiye’yi yarı yolda karşılamakta kusur etmeyecektir.”

Stalin diyor ki: Türkiye tutumunu değiştirirse hatasını af etmeye hazırız. Bunu niye söylüyor? Türkiye mütereddit davranıyor bir o yana bir bu yana geçiyor. Ondan dolayı söylüyor. İsmet Paşa ne diyor; “Biz bidayetten itibaren harbin sonucunu gördük Mihver devletleri gücünden büyük işlere giriştiler, başlangıçtan itibaren müttefiklerden yana ağırlığımızı koyduk. Menfaatlerimiz o istikamette idi…” Mademki menfaatlerimiz o istikamete ise o istikamette ne yaptın? Bir şey yaptıysan söyle… Mademki öyle yaptın, bunlar niye tersini konuşuyor? Mademki Atatürk başlangıçtan itibaren politikayı öyle tanzim etmişti, onun dışına niye çıktın?
Churchill Balkanların Rus işgaline düşmesi tehlikesini başlangıçtan itibaren görmüştür. Bunu önlemek için; Alman orduları en son Kiev’i kaybettikten sonra Balkanlardan bir cephe açılması için olağanüstü gayret sarf etmiştir.
Türkiye daha başlangıçtan itibaren İngilizlerin onayı ile Suriye ve Irak’a girmiş petrol bölgelerini kontrol altına almış olsaydı; Balkanlarda Almanların Kiev yenilgisine kadar olan süredeki zamanı kazanmış Rus cephesinin olgunlaşmasını beklemiş olacaktı… İsmet Paşa’nın kendi gölgesinden korkan pasif ve endişeli tutumu, en doğru hareket tarzlarının seçiminde bile paranoya derecesindeki vehmi hiçbir hareket tarzının uygulanmasına imkân vermemiş, Türkiye’yi yerinde kilitlemiştir.
Müttefik kuvvetler İtalya’ya çıkartma yaptıktan sonra Balkanlardan da bir cephe açılmasını ısrarla istemişlerdir. İsmet İnönü imkânı yok kabul etmemiştir. Bunun üzerine müttefikler şunu teklif etmişlerdi:”Türkiye harbe girmesin deniz ve hava üslerini müttefiklere açsın. Biz üslerden yararlanarak Ege’yi Alman kuvvetlerinden temizler, Almanları Balkanlarda hırpalarız, Almanlar zayıf durumdadır, ellerinde büyük bir taarruza yetecek kuvvet yoktur, Bulgaristan’ı kışkırtmasından da korkmayın, Türkiye’ye saldıramaz, öyle bir şey olursa; SSCB hemen Bulgaristan’a savaş ilan edecektir, gerekli teminatı vermeye hazırız “dediler.

İSMET İnönü’nün bu teklife cevabı şudur:”…Almanları saldırıya davet edecek girişimlerde bulunamayız. Çatalca hattımız dayanamazda Almanlar İstanbul’u Boğazları ve civarındaki topraklarımızı ele geçirirse bu size ne fayda sağlar? Kesin zaferi mi bekleyeceğiz? Ruslar Almanları ezsin ve gelip İstanbul’u kurtarsın diye mi bekleyeceğiz.” Az bir durum muhakemesi yapıldığında bu gerekçelerin gerçek durumla bağdaşmadığını, Almanların Balkanlardaki gücünün abartıldığını veya öcülerden korkarak yatan çocuğun gözünü kapatarak tehlikeleri savuşturması gibi bir paranoya ortaya çıkmaktadır. Doğu cephesine ihtiyat kuvveti bulmakta zorlanan Almanların Türkiye’yi bir uçtan bir uca işgal etmeleri için en az 50 tümen daha kuvvet toplamaları gerekiyordu. Bu kadar kuvvet o zaman bütün Balkanlarda mevcut değildir. Kaldı ki Türkiye’nin sadece Trakya’da mevzilenmiş 35 tümeni vardır. İsmet Paşa’da Enver Hoca’nın Arnavutluk’ta yaptığı gibi Trakya’yı baştanbaşa tahkimata çevirmiştir. Varsayalım ki Almanlar Trakya’yı işgal etseler bile Anadolu’ya geçebilecek kuvvetleri olmadığı için daha doğrusu kalmadığı için Türk ordusu karşı taarruzlara başlayacak Alman kuvvetleri Balkanlardan hızla çekilmek zorunda kalacaktı. En kötümser bir senaryoya göre bile düşünseniz; Ruslar doğuda Kiev muharebelerini kazandıktan sonra Almanların Anadolu’da birlik bulundurmasını düşünmek ahmaklık sayılmazsa bile tımarhanelik derecede akılsız hareket edeceklerini varsaymak olur. Bu derece matematik hatasına dayalı varsayımı, buna dayalı en kötü hareket tarzını ben kurmayım ben stratejistim diyen bir kimsenin yapması beklenmemelidir. Kaldı ki Rus orduları Piptet Bataklıklarını aşıp Ukrayna içlerini geçip Macaristan hudutlarına doğru ilerleyince, birçok Alman birliği çekilememiş silahlarıyla birlikte Balkanlarda mahsur kalmıştır. Türkiye o aşamaya kadar harbe girmemenin getirdiği avantajla Balkanlara doğru ileri harekâta başlamış olsa, çekilemeyen Alman ordularını istirdat edip, silahlarını toplaması bile imkân dâhilindedir.

Müttefikler 22–26 Kasım 1943 tarihinde gelecek dünya düzeninin kurulması için Kahire’de bir konferans düzenlerler, Türkiye yenidünya düzeninin tayininde tayin edici tarafta yer almayı düşünmemekle ucuz atraksiyonlarla savaşa girmemenin derdindedir. 2.Dünya Savaşı’ndan sonra kurulacak yenidünya düzeninde rol almak, çıkarlarını ileriden karşılamak ve 1.Dünya Savaşı sonunda kaybettiğimiz vatan topraklarından hiç olmazsa bir kısmını kurtarmak peşinde değildir. Onun yegâne endişesi şudur. Dimyata pirince gidersem evdeki bulgurdan olurum. İşletme yönetiminden modern karar alma süreçlerine kadar bütün menejman kurallarını tarayınız; hiçbir risk almadan sadece kaybetme varsayımı üzerine inşa edilmiş bir yönetim felsefesine rastlayabilir misiniz? Paranoya derecesinde vehim yüzünden Türkiye Suriye sınırı komple mayınlanmış,350 bin dönüm arazi komple kamulaştırılarak güvenlik alanı haline getirilmiştir. Bu mayınların bölge ekonomileriyle iş yapma, birleşmede ekonomik, sosyal ve siyasal engel olma rolü hiçbir zaman düşünülmemiştir.”Ne Şam’ın şekeri ne Arap’ın yüzü “ denmiş tarihi derinliğimiz olan bu topraklara ve bu halklara sırtımızı dönmüşüzdür.

Müttefikler arasında ikinci toplantı Tahran’da yapıldı.(28 Kasım–2 Aralık 1943) Bu konferansta güney cephesinin açılması Türkiye’nin harbe Mayıs 1944’de girmesi kararlaştırıldı.4 Aralık 1943’de İnönü Kahire’ye davet edildi. SSCB’nin içinde bulunduğu sıkışıklık Kuzey Kutbu ve İran üzerinden yardım almasının zorlukları üzerinde duruldu. Türkiye’nin boğazları müttefiklere açmasının yararları tartışıldı. Şimdi konuyu bir an için burada bırakalım Türkiye’nin 2.Dünya Savaşı’ndaki politikasını sorgulayalım: İsmet İNÖNÜ diyor ki: ”Biz harbin sonucunu başlangıçtan itibaren doğru tayin ettik, Almanlar yenilecektir.”Ana fikir bu… Peki, bu ana fikre istinaden hangi politikayı yürürlüğe koydunuz? “Boğazlardan geçişi müttefiklere de mihver devletlerine de, yani dost düşman herkese kapattınız, Almanlara hammadde satmaya devam ettiniz, bununla da kalmayıp Almanlarla bir dostluk ve saldırmazlık paktı imzaladınız. Bu politikaların harbin sonucunu başlangıçtan itibaren doğru tayin etmiş politikalarla bir bağlantısı var mı? Harbin sonucunu doğru tayin etmiş bir karar merciinin yenilecek bir taraf lehine bu kadar fedakârlığa girmesinin bir mantığı var mı? Kaldı ki bu fedakârlık sonucu birçok kazanımlar tek taraflı ve kendi milleti aleyhine olacak kadar önemli ise… Üstelik boğazların savaşan taraflara kapalılığı rejimi; Akdeniz ve Karadeniz’de sınırlı bir deniz varlığı olan Almanya’dan çok müttefiklerin aleyhinedir. Yanlışlık sadece bu hesap hatasıyla ilgili olsa bu makalenin yazılması gerçeklerin gün yüzüne çıkartılması lüzumsuz olacaktır. İ.İnönü diyor ki Almanlar çekilirken Rusların işgaline uğrayacaktık. Ruslar nerde Türkiye nerede? Bu benzetme tam bir “dam üstünde saksağan vur beline kazmayı” cinsinden analojidir. Gerçeklerle uzaktan yakından bir bağlantısı yoktur. Külliyen analiz paranoyasıdır.2.Dünya Savaşı politikamızın bütün yanlışlarına rağmen, SSCB’nin Almanlara karşı emsali görülmemiş bir zaferle çıkmalarına karşın Türkiye hemen harpten sonra yalnız başına Rus isteklerine karşı direnmemiş midir? Batı harpten sonra Türkiye’nin Sovyet nüfuzu altına girmemesi için NATO’ya almamış mıdır?

Bizim tutuk ve yanlış hareket etmemiz sonucunda SSCB bütün Balkanları, Orta ve Doğu Avrupa’yı işgal etmiş ve kaptığı elinde kalmıştır. Türkiye Balkanlardan açılacak cepheden taarruza başlamış olsaydı, bu hal tarzı hem Balkanların Rus işgaline düşmesini önleyecekti hem de Almanlar buraları hızla boşaltacaklar cepheyi daraltmak için bütün kuvvetlerini Rus cephesine yığacaklardı. Bu hal tarzı doğu cephesini kuvvetlendireceği için Almanların anavatanlarını daha dirayetle savunmalarına imkân verecek, Rus kuvvetleri daha fazla yıpranacaktı. İleri tarihlerde Rus ordusu Kiev-Budapeşte istikametinde taarruzlarına devam edince Yunanistan, Yugoslavya, Bulgaristan ve Romanya’da bulunan Alman kuvvetleri çevrilmemiş olacak, daha başlangıçtan itibaren Alman topraklarının savunması için lüzumlu kuvvetler geriye çekilmiş olacaktı. Bazıları diyebilir ki Hitler tersini yapıp Türkiye’ye taarruz edebilirdi! Bizce bu ihtimal hiçbir tahmini doğru çıkmayan başarısız meteoroloji rasadından başka bir şey değildir. Bir defa Almanların Balkanlarda Türkiye’yi işgal edecek kadar kuvveti yoktur. Kaldı ki kuvvetleri Kiev-Budapeşte arasına kadar çekilmiş bir ordunun böyle bir çılgınlığa girişmesi kendini girdaba düşüren kuşatma etkisi yaratarak bütün kuvvetlerini kaybetme sonucunu doğururdu. Elde mevcut sınırlı kuvvetlerle strateji maharetinin emsalsiz örneklerini veren Alman karargâhlarının böyle hatalar yapacağını düşünmek mantıken tutarlı değildir. Nitekim Rus ileri harekâtı devam ettikçe Varşova, Prag ve Viyana’daki Alman kuvvetleri çekilmeye bile fırsat bulamadan muharebe dışı kalmışlardır. Durum böyle iken İsmet İnönü Almanlarla yaptığı dostluk anlaşmasına ve 1.Dünya Savaşı’nda müttefik olmamızın getirdiği sadakate bağlı kalarak Churchill’i oyalamaktadır. Harbe gireceğiz fakat tank top ve uçaklara ihtiyacımız vardır. Atlarımızın nal çivisi bile yoktur. Yenilirsek Ruslar topraklarımıza girerse, öcüler bizi yerse gibi hesaba kitaba gelmeyen vehim ve kuruntularla işi götürüyordu… Churchill bir ara der ki;20 havaalanınızı onaralım 3000 kişilik hava makinist gurubu gönderelim Türk hava sahasını emniyete alalım.

İsmet Paşa itiraz ediyor;Bunlar daha Türkiye’ye gelir gelmez 24 saat içinde taarruza uğrarız diyor. Churchill en sonunda şunu söylüyor:”Türkiye ya Rusya ile iyi ilişkiler kurarak dost ve müttefik sıfatıyla galipler arasında oturacak yâda çok yalnız kalarak BM’nin üyeleri arasında değil, seyirci olarak koridorlarda avare dolaşacaktır.” Belki böyle söyledi diye milliyetçilik damarımıza dokunuyor olabilir ve Churchill’e kızabiliriz. Ama söylediği doğru çıkmamış mıdır?1952 yılına kadar devam eden ağır Sovyet baskısına uğramamışız mıdır? Bu mecburiyetler sonucunda batının eline düşmek zorunda kalmamış mıyız? Esasen İ.İnönü her şeyden korkmakta her şeyden şüphe etmektedir: Türk ordusunun savaşma yeteneğine ve malzemelerine bile güvenmemektedir. İngilizler bizi yalnız bırakarak tuzağa düşüreceklerini düşünmektedir. Nitekim Churchill’e şunları söylemiştir:

“…Askeri hazırlıklar tamamlanıncaya kadar Almanların kışkırtılmaması için azami gayret gösterilmelidir. Türkiye’nin savaşa girmesi, müttefiklerin başarısı için gerekli ve etkili olması halinde bir anlam taşır.” Bu sözün anlamı nedir? Siz bizim cesametimize bakmayın esasen yardım yapılmazsa bizim itibar edilecek gücümüz yoktur. Bu durum gerçek bile olsa bir devlet adamının yabancı bir devlet adamına böyle bir ifadede bulunması doğru mudur? Kaldı ki dünya tarihi boyunca nice az kuvvetler nice küçük ordular kendilerinden kat be kat büyük orduları mağlup etmişlerdir. Türk devletini ve Türk ordusunu zaaf içinde bulunuyor göstermek hangi mantığa sığabilir? İ.İnönü’nün 1.Dünya Savaşı’ndan gelen ittifak ruhundan kaynaklanan sadakat duygusundan mıdır, Almanların olmayacak bir mucize göstererek beklenmedik bir zafer kazanacağına olan beklentisinden midir nedir Paşa tereddüt içindedir. Hiç bir konuda isabetli karar verememektedir. Paşa’nın kafasında 40 tilki dolaştığı, bunların kuyruğunun birbirine değmediği söylenmektedir. Paşa’nın tilkileri yumurta çalan cins tilkimidir nedir her teşebbüsünde postunu avcıya kaptırdığından ne yerim ne yediririm cinsinden pısırık bir tilki, kurnazlıktan ziyade köylü cinliği… Kendini akıllı el âlemi aptal sanan cinsten uyanıklık… Hacivat cinsinden bir kurnazlık… Aslında kendisine kimsenin inandığı falan yok, bir takım fırsatları kaçırdığının farkında değil… Karşı tarafın mecburiyetlerini getirisini-götürüsünü hesap edecek bir kurmay matematiğine sahip değil… Tarihin hazin bir sonucuna bakın ki; insanlık ve milletimiz için çok lüzumlu bir zamanda bütün zamanların strateji güneşi bütün yönlerin kutup yıldızı Büyük Atatürk rahmetli olmuştur. İşte bu ortamda Churchill son bir defa daha 15 Şubat 1994’de başvuruda bulunur.”İngiliz savaş uçaklarının Türkiye’ye inmesi için izin isteneceği, bu isteğe olumsuz cevap verilmesi halinde durumun tamamen değişeceğini ve Türkiye’nin savaş dışı kalmaya kararlı sayılacağını bildirmiştir.” Mesela 18 Aralık 1943’de Churchill’in son ihtarından 2 ay kadar önce Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu İngiltere’nin Ankara’da bulunan Büyükelçisi Hugessen’e şöyle bir hükümet kararı bildirmiştir.(Özet olarak)

1.Siz harbe girmemiz için bir tarihe bağlı kalıyorsunuz biz ise hazırlık kavramına bağlı kalıyoruz.
2.Siz bir an önce harbe girmemizi istiyorsunuz.
3.Biz karşı tarafı kışkırtacak davranışlardan kaçınıyoruz.

Harbin kaderinin kesinleştiği bir dönemde ilave bir gram kuvvetin halatı kopartacak kadar mühim tesir icra ettiği ve tek askerin bile çok önem arz ettiği bir zamanda bizim hazırlığımız yoktur diyorsunuz. Bununla da kalmıyor; Boğazları dost düşman herkese karşı kapalı tutuyorsunuz. Üstüne üstlük nasıl bir müttefikseniz; siz savaşmaya devam edin, biz sizin arkanızdayız ama bizi bu işe bulaştırmayın diyorsunuz. Ben sizinle gönülden beraberim, aslan müttefiklerim; siz savaşmaya devam edin, zannediyorum harp bitinceye kadar hazırlıklarımı tamamlarım, bana ihtiyaç kalmazsa şansınıza küsün! Bakın ben size müttefik değiliz diyor muyum?

1943 Aralık ayında Ruslar Kiev Savaşı’nı kazanmış Priptet bataklıkları güneyinden Polonya Macaristan hududuna doğru ilerliyorlar. Rus orduları güneyde Odessa’ya ulaşmış Mart 1944’de Romanya ve Macaristan hudutlarına dayanmış bulunuyordu. Bu esnada İsmet İnönü şöyle demektedir:”…ve sonunda Türkiye harbe girip bir istilaya uğrarsa onu kim kurtaracaktır. Churchill’in dediği gibi ileride kurulacak Birleşmiş Milletler ‘mi?(BM) Yoksa Doğu Avrupa ve Balkan ülkelerini Almanlardan kurtaran komşumuz SSCB’mi…” Balkanlardaki bütün Alman kuvvetlerinin kuzeyden kuşatıldığı bir zamanda Almanların Türkiye’ye taarruz ederek işgal edeceğini, kurtarmaya Rusların geleceğini düşünmek ipe sapa gelmez mantık dışı bir analizdir. Öcülerden korkan bir çocuğun yastığının altına oyuncak tabanca koyarak uyuması kadar saçma sapan bir mantık atlamasıdır. Bizim bu konuda üzüldüğümüz nokta şudur: Büyük strateji dehası, milli şef, Atatürk’ün en yakın silah arkadaşı olarak takdim edilen bir zatın akşam güneşindeki gölgesine bakılarak dev adam sanılmasıdır. Bu sanılgı Atatürkçülüğe zarar veren bir sendrom yaratmaktadır. Atatürk’ün izinden giden adam, Atatürkçülüğün yılmaz bekçisi, Atatürk’ün dış politikadaki devamı gibi tanıtıldığı için Türk devletinin bu gün bile kaderini kilitleyen bir rol oynayarak milletimizin ve devletimizin geleceğini tıkamaktadır. Aynı zamanda Atatürk’e ve Atatürkçülüğe de zarar vermektedir.

İsmet İnönü’nün Almanların yenileceğine dair temel politikası o kadar ciddi mantık hatalarına istinat ediyordu ki 1942–43 ve 44 yıllarında Ankara’da olan bazı hadiselere baktığınız zaman küçük dilinizi yutacak kadar şaşırıyorsunuz. Normal bir insanın olanlara akıl erdirmesi imkânsızdır. Kaldı ki bütün bu politikalar daha sonraki dönemlerde Atatürkçü dış politikanın devamı ve yüksek deha eseri olarak anlatılmıştır.

“İngiliz elçiliğinde çalışan bir kavas kasaları açarak çektiği fotoğrafları Alman ajanlarına veriyor.” Bu olay Türkiye’yi çok sıkıntıya düşürüyor. Böyle bir hadisenin Türkiye’nin bilgisi haricinde olabileceğini düşünmek için kuş beyinli olmak gerekir. Kendini akıllı, el âlemi ahmak sanan adamların aklına şaşılır! Peki; neden böyle bir tezgâha başvurulmuştur? Şunun için… Almanlar Türkiye harbe girecek mi girmeyecek mi, girecekse ne zaman girecek bu konuda tereddüt içindedir. Yemin etme ihtiyacı kalmaması için İngiliz arşivini soydurup Almanlara teslim ediyoruz ve karşılıklı saldırmazlık paktına bağlı kaldığımızı ispat ediyoruz. Bu hareketin amacı açıktır: Almanlara diyoruz ki bakın görüyorsunuz bizim İngilizlerle yapılmış bağlayıcı bir taahhüdümüz var mı? Yok… Hiç evhamlanmayın aslanlar gibi Ruslarla dövüşün!

24 Şubat 1942’de Alman elçisi Von Papen’e bir suikast düzenlenir. Bu suikastı Rus ajanlarının yaptığı tespit edilir. Ajanlar yakalanır ve yargılanır. Uygulanan hukuk garabeti Levent Kırca tiyatrolarından daha komiktir. Suikastı gerçekleştiren iki şahsa önce 20 şer yıl hapis cezası verilir, sonra 16,5 yıla indirilir. Almanlar galipken çatır çatır cezalarını çekerler, Ruslar 1944 Ağustos ayında Polonya hududunu geçip Doğu Avrupa’ya dalınca af edilir Rusya’ya gönderilirler.

Rusların yenilerek çekildiği dönemde casusluk yaptığı gerekçesiyle Kayseri’de bir Rus tutuklanır. Dış İşleri Bakanı Numan Menemencioğlu yapılanlar hakkında Alman elçisi Von Papen’e bilgi verir. Kendiliğinden teslim olmayan Rus, konsolosluk binası bir tabur askerle sarılarak teslim alınmıştır .

Garabetler bununla da bitmez Türkiye’de Pantürkizm soruşturması açılır; Atatürk’ün cesaretlendirdiği milliyetçilik fikriyatı mahkûm edilerek Türkiye’nin vizyonu köreltilir.

İsmet Paşa’nın yönetimde uyguladığı iktisat modeli 5 asır önce uygulanmış, altın ve gümüş biriktirmeyi zenginlik sanan İspanyol merkantilizminin antik çağın çöplüğünde kalmış Lidya modelidir. Sosyal model ise nevi şahsına münhasır bir ucubedir: Faşist+Nasyonal Sosyalist+Kısmen Kolektivist bir model. Bir nevi çorba olan bu modelde asla iş yapamazsınız, memur değilseniz yaşayamazsınız. Devlet felsefesi; aldığın gibi bırak, bulduğun gibi devret!(çalışma, karışma, konuşma) Kullanılan araçlar: Kıtlık, varlık vergisi, jandarma dipçiği halkı sindirmek için bir de kırbaçtır. Dünya iktisadi sistemlerinin en kötü terkibi bu dönemde yapılmıştır. Türkiye harbe iştirak etmediği, harp içinde büyük kazanımlar elde etmesi mümkün olduğu halde savaştan en ağır yıkımla çıkmış Almanya’dan bile daha fakir kalmıştır. Kötü yönetim konusunda dünya tarihine geçecek derecede emsalsiz bir numune teşkil etmiştir.

İsmet Paşa’nın 2.Dünya Savaşı dış politikasının iflas ettiğini nereden anlıyoruz? 30 Haziran 1944 yılında müttefiklerin Alman yanlısı bulduğu Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu görevden ayrılmıştır. İsmet Paşa 2.Dünya Savaşı hakkında ne demişti?”Savaşı mihver devletleri kaybedecektir.”Esasen harbin sonucunu Atatürk öyle söylemişti ,bütün devlet adamlarını sıkı sıkıya tembihlemişti .

Mademki harbi Mihver devletleri kaybedecektir.1944 yılı ortalarına kadar Alman yanlısı bir dışişleri bakanını neden teşkilatın başında oturtuyorsun?

İsmet İnönü’nün 2.Dünya Savaşı dış politikası tam bir fiyasko tam bir fecaattir. Mantık ve zekânın iflası olarak Türk siyasi tarihine geçecektir. Hükümler hakkı ile incelenmemiştir. Kurtuluş Savaşı kahramanı olmanın verdiği imtiyazla icraatları sorgulanmamıştır. Esasen Kurtuluş Savaşı kahramanı olmak yanlışların eleştirilmesinde bir imtiyaz sağlamamalıdır. Mustafa Muğlalı Paşa’da bir Kurtuluş Savaşı Kahramanıdır. 3.Ordu müfettişliği görevindeki bir hadiseden sonra… Yargılanmıştır ve ceza almıştır.1.Dünya Savaşı Kahramanı olan Fransız Mareşali Petein Nazilerle işbirliği yaptığı gerekçesiyle 2.Dünya Savaşı sonunda yargılanmış ve idam edilmiştir. İnsan bir şeyi birinin emrinde çok iyi yaparken, başka bir zaman kendi başına kaldığında en yanlış kararı vererek en kötüsünü yapabilir. Biz şuna itiraz ediyoruz: İsmet İnönü’nün icraatları kesinlikle Atatürkçülük değildir. Tek parti despotizmi olarak tarihe geçen ve bütün uç örneklere kaynaklık eden İnönücülüğün reddinin zamanı gelmiş geçmiştir. Atatürk’ün ve Atatürkçülüğün vizyon açan stratejik dehasının devlet ruhuna hakim olması için bunu yapmaya mecburuz. Bunu yapamaz isek İnönü dönemi yönetim felsefesinin Atatürkçülük olarak görülmesine ve ağır tenkitler almasına engel olamayız.

İsmet İnönü’nün 2.Dünya Savaşı’na girmeme gerekçesi olara halka söylediği “Ben sizi aç bıraktım ama babasız bırakmadım.” Sözünün de gerçeklik payı yoktur. O zaman nüfus artışı gibi demografik kriterlere baktığınızda ülke her noktada duraklamıştır.3 milyon kişi askerdedir. Tarlalar mecburi nadasa bırakılmış, ülkenin her tarafı tahkimatlandırılmış, Enver Hoca paranoyasının bir tekrarı da Türkiye’de yapılmıştır. Türkiye adeta makine çağından 15.yy’ın at arabası çağına geri dönüş yapmıştır.

Evet, Türkiye harbe iştirak etmemiştir ama savaşa katılanlardan daha fakir daha fazla yıkıma uğramış kadar yorgun çıkmıştır. İsmet Paşa’nın tavşana kaç tazıya tut eksenli dış politikası sonucunda ağır kayıplar da verdik. Almanya’ya krom taşıyan birçok gemimiz Ege Denizi’nde batırılmıştır. Mesela krom yüklü bir şilebimiz 30 Mart 1944’de (savaşın kaderinin kesinkes belli olduğu bir tarihte) Marmaris açıklarında batırılıyor. Duatepe hücum botumuz Karadeniz’de batmış,14 Temmuz 1942’de Atılay Denizaltısı Çanakkale açıklarında batırılmıştır. Sırf Almanlarla ticaret yapmak için yapılan onca fedakârlığın yüzü astarından daha pahallıya gelmiştir. Bu olaylara bakarak Türkiye’nin 2.Dünya Savaşı politikasının iyi idare edildiğini söyleyebilir misiniz?

İsmet Paşa ekonomik olarak karşılaştığımız mecburiyetleri şöyle ifade etmektedir:”Milletlerarası siyasi konuşmalarda masaya oturduğumuz zaman davalarımızı eşit şartlarda konuşuyoruz. Ama konuşma bitip iş iktisadi davalara geldi mi, o zaman sesimizin tonu değişiyor. Sesimiz kısılıyor. Çünkü iğneden ipliğe kadar her şeyi onlardan istemeye mecbur kalıyoruz. İşte o vakit siyasi konulardaki sözlerimiz de kıymetinden kaybediyor, küçülüyoruz”
Hâlbuki Atatürk bu demeçten on yıl önce 1936’da TBMM açılış konuşmasında şöyle diyordu: ”Ordumuzun silah ve teçhizatını memleketimizde yapmak emelimiz tahakkuk yolundadır. Harp sanayi tesisatımızı daha ziyade inkişaf ve tevsi için alınan tedbirlere devam edilmeli ve endüstrileşme mesaimizde de ordu ihtiyacı ayrıca göz önünde tutulmalıdır.””Bu yıl içinde denizaltı gemilerimizi memleketimizde yapmaya başladık Hava kuvvetlerimiz için yapmış olduğumuz üç yıllık program büyük milletimizin yakın ve şuurlu alakasıyla şimdiden başarılmış sayılabilir. Bundan sonrası için bütün uçaklarımızın ve motorlarının memleketimizde yapılması ve hava harp sanayimizin de bu esasa göre inkişaf ettirilmesi uygun olur. Hava gücünün aldığı önem göz önünde tutarak bu mesai planlaştırmak ve bu mevzuunu layık olduğu önemle milletin nazarında canlı tutmak lazımdır.” ” Endüstrileşmek en büyük milli davalarımız arasında yer almaktadır. Çalışması ve yaşaması için ekonomik elemanları memleketimizde mevcut olan büyük küçük her çeşit sanayiyi kuracağız ve işleteceğiz. En başta vatanın savunması olmak üzere mahsullerimizi kıymetlendirmek ve en kısa yoldan ileri ve refahlı Türkiye idealine ulaşmak için bu bir zarurettir.” “İktisat savaşımız devam ediyor uzun sürecektir. Fakat bunda mutlaka muzaffer olacağız.”

İsmet Paşa’nın söyledikleriyle Atatürk’ün azmettikleri arasında yakından uzaktan bir bağlantı var mı? Meselelere Atatürk’ün bakış açısıyla İsmet İnönü’nün bakış açısı benziyor mu? Ne yapılacağı konusunda İsmet Paşa’nın bir programı var mı? İş yapmak ve icraatla ilgili olarak yukarıda Atatürk’ün ifade ettiği gibi bir söz ve demeci var mı?

Çanakkale’ye gittiğinizde askeri müzenin bahçesinde sergilenmiş toplar görürsünüz birinin üzerinde 1938 model Türk topu yazıyor. Biraz ileride 1942 model Fransız topu görülüyor. İki zihniyet arasındaki farkı burada da görebilirsiniz. Atatürkçü zihniyet kendi topunu yapıyor, İnönücü zihniyet savaşta ağır yenilgiye uğramış Fransa’dan top ithal ediyor.4 senede ne değişmiştir de Kırıkkale’de imal edilen toplar yapılamaz olmuştur?

İsmet Paşa demokrasiye geçiş çalışmalarının yapıldığı 1948 yılında çıkmış diyor ki; “Atatürk şimdiye kadar yaşamış olsaydı aynı yönetim anlayışını sürdüremezdi.”Atatürk’ün risk alan cesur karar alma süreçlerini işlettiğini, geleceği şaşmaz bir doğrulukla okuduğunu idrak edemeyen bu anlayış, kendi kötü yönetiminin Atatürk tarafından da tekrar edileceğini sanmaktadır.

2.Dünya Savaşında Almanlara yenilen meşhur bir Fransız generali var; Gamalin… Bu zat diyor ki;”Savunma her zaman taarruza üstündür. Düşman hücumları bizim savunma duvarlarımıza çarparak parça parça yok olacaktır. Almanlar saldırsın diye inanın bir milyar frank bahse girerim.” Evet, Gamalin böyle demiş, iddiaya girmiş mi girmemiş mi bilmiyoruz ama taarruz eden Alman kuvvetleri koskoca Fransa’yı bir ay gibi sürede işgal etmiştir. Gamalin’in böyle söylediği bir zamanda bizim İsmet Paşa ondan eksik kalmayacak bir kuram veya stratejik yumurta ortaya atmamış mıdır? Mesela 1.Dünya Savaşı ile ilgili bir analizi var ki Gamalin’den kesinlikle daha tutarsızdır. İsmet Paşa diyor ki;”Birinci Dünya Harbi’ni kazansaydık Almanlar buradan çıkar mıydı? Kesin bir şey söyleyemem. Türkçesi şu: Kazansaydık belki de Alman işgali altında kalacaktık.”Böyle bir teşhis, böyle bir vehim, böyle bir kuruntu, böyle bir stratejik analiz dünya halüsinasyon tarihine geçecek kadar mantıktan yoksundur. Gaipten haber veren cinci hocalar bile bu derece yalan yanlış bir şey ortaya atamaz…1.Dünya Savaşı’nda daha 1916’da cepheler kilitlenmiştir. Kimse bir adım atacak takate sahip değildir.

Almanlar Marn Cephesi’ne var güçleriyle yüklenirler 1 km bile ilerleyemezler. Atatürk Karlsbad gezisinde henüz Almanların ümitlerinin kırılmadığı bir zamanda savaşın sonucunu yüzlerine karşı söylemekten çekinmemiştir. Savaşın bitmesinden 2 yıl önce sonucu teşhis eden bir deha ile harpten 40 yıl sonra yıldız falına bakar gibi gerçekleri ters düz eden bir zatın stratejik vizyonunu mukayese edebilir misiniz? Kaldı ki cephelerin kilitlendiği 1916 yılından önce Alman Orduları Mareşal Hindenburg’un komutasında Rusları Tanenberg’de mağlup etmiş, doğu cephesindeki savaşlar bitmiştir.1917 Rus ihtilali başladıktan sonra doğu cephesinde çarpışacak tek Rus askeri kalmamıştır. Eğer Osmanlı Devleti işgal edilecekse Almanların elini kolunu bağlayacak bir durum yoktur… Hâlbuki Almanlar batı cephesinden netice almak için bütün kuvvetlerini Fransa cephesine götürmüşlerdir. İsmet Paşa’nın parmak hesabına bile dayanmayan kuvvet hesabı hangi mantığa göre yapılmıştır bunu anlamak imkânsızdır. Almanlara stratejik ve jeopolitik olarak olmayan gücü izafe etmek ne derece ileri görüşlülüktür? İsmet Paşa’nın mantıki dayanaktan yoksun, temelsiz iddialarının uluslar arası ilişkiler uzmanlarından antika fikir arayanlarının ilgisini çekeceği muhakkaktır.

Bazıları diyor ki; İsmet Paşa büyük adam olmazsa idi Atatürk onu yanına almazdı. Bu görüş temelden hatalıdır. Büyük liderler her karakterden insanları ihtiyaç duyulan alanlarda inisiyatif vermeden kullanmak isterler çok itaatkar olmalarına önem verirler. Kurucu liderlerin büyük liderlerin en önemli vasfı idare ettikleri insanların kuvvetli ve zayıf taraflarını en isabetli şekilde ölçmeleri ve hatalı işler yapmalarına imkân vermeyecek şekilde otoriteyi elde tutmalarıdır. Bu durum tıpkı bir otomobilin bütün kumanda aygıtlarının şoförün önünde toplanması gibi bir şeydir. Direksiyon tekerleri istediği istikamete döndürür fakat teker hiçbir zaman nereye gideceğini bilemez. Bütün yükü bütün gayreti tekerler çeker fakat nereye gideceğini bilmek tekerin işi değildir. Direksiyon yanlış yöne kıvrılsa bile tekerin çarpmaktan kaçınmak gibi bir inisiyatifi yoktur. İyi teker efendisinin yönlendirdiği istikamete giden tekerdir. Atatürk döneminde devlet çarkının dönmesinde tekerden öte bir anlam ifade etmeyen hiç kimseye yön verici kararlar sorulmamıştır. Devlet çarkının dönmesinde risk alıcı kararları, yol ayrımındaki işaret levhalarını hep Atatürk dikmiştir. Hatta bir defasında sinirlenmiş ve İsmet Paşa’ya devleti sen mi yönettiğini zannediyorsun demiştir. 2.Dünya Savaşı gibi insanlık tarihinin yazıldığı, yenidünya düzeninin temellerinin atıldığı bir dönemde Atatürk gibi bir liderin yokluğu Türk tarihinin hazin bir tecellisidir. Kritik kararlar, gözü kara stratejik hesaplar cesaret sahibi liderliğe ihtiyaç gösterir. Milli hasretin milli ihtiyacın en talepkâr olduğu bir dönemde bütün zamanların kutup yıldızı yoktur. Türkiye elindekini kaybetme korkusuyla mal satmadan ticaret yapmaya çalışan tüccar gibi dünyayı ve çağı anlamamış bir zatın elindedir.

Evham, şüphe, kuruntu ve korkunun yoğrulduğu bir şahsiyet yapısında birleşmiş paranoya derecesinde cesaretsizlik, sınırsız bir dar görüşlülükle birleşmiş öngörü yokluğu; bütün ihtimallere olabilir korkusuyla eşit derece ağırlık veren hesapsızlık 2.Dünya Savaşı Dış politikasının temel dinamiğidir. İşte bu ortamda Churchill ipi koparacak son gram ilave kuvvet için Türkiye’nin savaşa katılmasını istemektedir.1943 yılı Aralık ayında şunu teklif etmektedir.1944 yılı Mayıs ayına kadar Balkanlardan bir cephe açılmalıdır.9 Mayıs 1944 tarihinde Sovyet orduları Sivastopol’e girmiştir. Rusların ilkbahar yağmur ve çamurlarına rağmen hız kesmeden batıya doğru ilerlemeleri Balkanlardaki bütün Alman kuvvetlerinin çevrilmesi gibi bir tehlike doğurmuştu. Bu esnada Stalin şöyle demektedir:”Türkiye savaşa girmekte geç kalmıştır, artık üzerine düşmeye değmez.” Balkanları Ruslara kaptırmamak için telaşa düşen Churchill 1944 yılı başlarında Mareşal Linnel’i Mareşal Fevzi Çakmak’la görüşmek üzere Ankara’ya gönderir. Türkiye’nin askeri malzeme ve teknik yardım istekleri harbin 10 yıl daha süreceği varsayımına dayanmaktadır. Müttefikler istenen malzemeleri hazırlasalar bile 2 yıldan önce taşıyamazlar… Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Vişinski 30 Temmuz 1944’de ABD Büyükelçisi Harriman’a söylediği;” Türkiye bir karara varmakta çok geç kalmıştır tutumunun savaşın sonucunu etkileyecek bir niteliği yoktur: Onun için bundan böyle Türklerden hiçbir şey istememek gerekir. Yapılacak en doğru hareket Türkleri kaderleriyle baş başa bırakmaktır.” Bu esnada Boğazların kapalılığı rejimine rağmen Boğazlardan geçen Alman gemileri meselesi ortaya çıkmıştır. Türkiye harbin sonucunun belli olduğu bu tarihte bile iki taraflı politika takip etmektedir. Tavşana kaç tazıya tut adını vereceğimiz bu politikada; tavşan ve tazı kârlı çıkarken, siz ortada avanak gibi kala kalıyor tavşan pisliği topluyorsunuz.1944 yılı yaz aylarında bile Almanlarla çalışmaya devam ederek müttefikleri tahrik etmekten vazgeçmiyorsunuz. Bu durumda; sizin, biz daha başlangıçtan itibaren Almanların savaşı kaybedeceklerini tahmin etmiştik demenizin bir anlamı var mı?

Ruslar 2.Dünya Savaşı’nın başında müttefikler safında yer almış, daha sonra Almanya ile ittifak yaparak Polonya’yı işgal edince İsmet Paşa’nın kafası karışmış bütün ezberi bozulmuştur. 1934’den beri tayin ve tespit edilmiş olan dış politika mihverinden sapmıştır.2.Dünya Savaşı dış politikamız, kaptanı ölen bir geminin yolculardan birinin kaptan olmasından sonra deniz ortasında haritasız pusulasız avare dolaşmasından başka bir şey değildir. Atatürk olsa harbin çıkış inişlerinin dışında berrak bir vizyonla 1950 sonrasının hesabını yapar bu güne kadar karşılaştığımız bir çok müşkül sorunu inisiyatif alarak daha o günden itibaren çözerdi.

Fransa Alman işgaline uğradıktan sonra Vichy Hükümeti Almanya ile bir ittifak anlaşması imzalamıştır.
Bundan dolayı nazi işbirlikçisi sayılmış bu hükümette görev alanların birçoğu savaştan sonra idam edilmiştir. Bu durum Fransa’nın 2.Dünya Savaşı galipleri arasında yer almasında burukluk yaratmış, bir adım geride kalmasına neden olmuştur. Hatta Berlin düştüğü sıralarda Fransa’ya bir bölge verilmesini isteyen Churchill’e Stalin itiraz etmiş şöyle demiştir:”Fransa Almanya ile işbirliği yapmıştır. Fransa’nın çektiği acı Belçika ve Hollanda’nın yanında hafif kalır. Şu an savaşa katkıları ise topu topu 8 tümen.9 tümen veren Yugoslavya ve 11 tümen veren Polonya daha çok katkı yapmıştır. Ama İngilizlerle Amerikalılar illede Fransa’ya Almanya’da bir yer ayırmak istiyorlarsa kendi aralarında sıkışıp bir yer açabilirler.” Fransa’nın müttefikler nezdinde ki durumu böyle iken daha 2.Dünya Savaşı’nın başında Fransız sömürgesi olan Suriye’nin Türkiye tarafından işgal edilmesini isteyen İngiltere’nin bu teklifi kaçırılmazdı. Kaldı ki daha sonra Irak’ı işgal edecek fırsatlar da zuhur etmiştir.(Bağdat’taki Alman yanlısı darbeden sonra)bu fırsatta değerlendirilememiştir. Daha savaştan önce Atatürk ne Musollini’yi ne de Hitler’i ciddiye almıştır. Hâlbuki İsmet İnönü gitmiş Almanya ile ittifak anlaşması yapmıştır. İki tutum arasındaki temel fark buradan kaynaklanmaktadır.

Churchill’in ısrarla istediği Balkanlardan bir cephe açılması fırsatı değerlendirilememiştir. Bu fırsatın değerlendirilmemesi Türkiye’yi daha sonra ağır Sovyet baskısına maruz bırakmıştır. Hâlbuki biz Balkanlara girmiş olsaydık soğuk savaş döneminde Ruslar Bulgaristan ve Romanya üzerinden komşumuz olamayacak, savaştan bu derece büyük kazanımlarla çıkamayacaktı. Bu sebepten dolayı Ruslar 1945 yılı başlarında o derece kuvvet kazanmışlardır ki daha harbin bitmesini beklemeden Molotov 25 Şubat 1945’de Montreux Boğazlar Antlaşması’nda tadilat istemişlerdir.(Moskova Büyükelçimiz Selim Sarper’i çağırarak bildirilmiştir.)Bununla da kalmamış 1925 tarihli Türk-Sovyet Dostluk ve İşbirliği Antlaşması’nın yenilenmeyeceği bildirilmiştir. 1945 yılı Nisan ayında Stalin Karadeniz’in statüsünden-Boğazlardan söz ederken İngiliz Dışişleri Bakanı Eden kös kös dinlemiş ve şöyle demiştir.”Şimdiye kadar mükemmel bir siyaset izlemiş olan Türkiye eminim bu meseleyi de başarı ile çözümleyecektir.”

Bu noktadan sonra batının politikası şöyle gelişmiştir: Rusları Türkiye üzerine bilinçle tahrik ederken Türkiye’yi kendi kontrollerine almışlardır. Türkiye ağır Rus baskısı yüzünden tam bir diplomatik yalnızlığa ve bunalıma sürüklenmiş,1947’de İtalyanların çekilmesinden sonra sahipsiz kalmış olan 12 adaları bile isteyememiştir. Kaldı ki bu sırada Yunanistan’da bir iç savaş başlamış, Yunanistan’da kıtlık başlamış halkın kolunu oynatacak takati yoktur. İşte bu esnada üç tane balıkçı gemisi göndererek Uşi Antlaşmasıyla İtalyanlara verdiğimiz 12 Adalarımızı geri alıyoruz bile diyememişizdir.

Türkiye’nin 2.Dünya Savaşı’nda Balkanlarda cephe açması halinde Bulgaristan’dan Kırcaali ve Doğu Rumeli’yi; Yunanistan’dan Selanik dâhil Batı Trakya’yı almış olacak, Ege Adaları sınırlarımız içinde kalacak Türkiye savaştan güçlenmiş olarak çıkacaktı. Yeni bağımsızlığa kavuşan Kosova, Makedonya ve Bosna gibi topraklar daha o zaman özerk hale gelecek Tito ve Todor Jifkof zulümleri yaşanmayacak ,Ruslar Trakya hududumuza kadar inemeyecek soğuk savaş döneminde nükleer tehditle desteklenmiş 40 yılı stres içinde yaşamayacaktık . Şayet düşen fırsatlar teklif edilen lokmalar yenmiş olsaydı; Balkan Savaşı ve 1.Dünya Savaşı’nda verdiğimiz kayıpların bir kısmı geri alınacak kaybedilmiş vatan toprakları anavatana katılacaktı. Kaldı ki Balkanlar ve Ege Denizi’nin Türkiye aleyhine statükosu ileride kaçınamayacağımız bir çatışmayı zorunlu hale getirdiği için daha büyük kayıplarla(muhtemelen nükleer silahlar bile kullanılacaktır) eski haline getirmeye mecbur kalacağız. Ege denizindeki durum tam bir fecaattir. Türkiye’nin anakarasının birkaç mil ötesindeki adalar hasım bir devlete hediye edilmiştir. Uzun süre bu devletle barış içinde bir arada yaşamanız beklenmemelidir. Çatışmayı dondurarak bir süre bekleyebilirsiniz. Ama olacak olanı hiçbir zaman engelleyemezsiniz. Büyük dış politika dehası olarak gösterilen İ.İnönü’nün 2.Dünya Savaşı dış politikası tam bir fiyasko ve Atatürk’ün tayin ve tespit ettiği hedeflerden tam bir sapmadır.(Türkiye’nin 2.Dünya Savaşı Dış politikası denebilir ki en kötü en yanlış faraziye ve kararlar üzerine inşa edilmiştir.) Bu sapma yüzünden Türkiye Ruslardan kaçarken batının kontrolüne girmiştir. Atatürk’ün tam bağımsızlık hedefinden aşama aşama sapılmış bunun başlangıcını ve en büyük günahını da İsmet İnönü politikaları yüklenmiştir.

Atatürk’ün aktif yaratıcı, fırsatları kollayan, uluslar arası dengeleri hesap eden uyanık ve onurlu dış politikası terk edilmiş, ikinci sınıf bir üçüncü dünya ülkesi olmak konumuna razı olunmuştur.

Bizim hatamız şudur: Hiç olmazsa İ.İnönü dürüst bir şekilde; ben Atatürk değilim ondan beklediklerinizi benden bekleyemezsiniz diyor ve kendi kapasitesini itiraf ediyor. Ama biz ona var olmayan değeri izafe ederek ona onda olmayan olağanüstü vasıflar yakıştırıyoruz. Bununla da kalmıyor ona “milli şef” gibi sıfatlarla kaldıramayacağı vasıf ve unvanlar vererek devleştiriyoruz. Bu gün şikâyet ettiğimiz noktada Atatürk’ten ve Atatürkçülükten en büyük sapma İsmet İnönücülükle başlamıştır. Türkiye’nin batının kontrolüne itilmesinin suçlusu İsmet İnönü’dür. İsmet İnönü’nün politikaları bu günkü sıkıntıların temelidir. Dar görüş, yanlış hesap ve risk almama sepici hastalık gibi daha sonra gelen bütün liderlere sirayet etmiştir. İsmet İnönü’nün en sadık en şaşmaz müridi Süleyman Demirel’dir. Musul-Kerkük meselesi gündeme geldiğinde “Atatürk’ün İsmet Paşa’nın başaramayacağı şeyi ben mi başaracağım demiştir. Bu kafayla bu kadrolarla Türkiye gibi misyonu büyük bir devlet yönetilebilir mi?

Bu yazı dizisinin amacı tarihi gerçekleri gün ışığına çıkartarak nihai hükmün doğru verilmesini sağlamaktır. Son 60 yıldan beri Türkiye’nin Atatürkçülükten sapmasının yegâne suçlusu olarak seçimle iktidara gelen yönetimler olduğu söylenmiştir. Çok partili düzene geçişin bu kopuşu başlattığı iddia edilmiştir. Hiç bir zaman İsmet İnönü devri araştırılmamıştır. İsmet İnönü’nün apiori(yani peşin hükümle veya kesin kabulle) Atatürkçü olduğu kabul edilmiş, onun icraat ve eylemleri araştırma dışı tutulmuştur. İş bununla da kalmamış İsmet Paşa’nın icraatlarının Atatürk’ün doğal uzantısı olduğu tezi tartışmasız kabul edilmiştir. Bu kabul yüzünden birçok tutarsızlığı Atatürkçülük olarak savunmak ciddi sıkıntılar yaratmıştır ve yaratmaya devam etmektedir. Bu tür yanlış kabuller yüzünden Atatürk ve Atatürkçülük ciddi zarar görmektedir. Bu duruma gelinmesinin esas faillerinin kim ve yanlışların sebebinin ne olduğu ciddi ve ilmi analizlerle ortaya çıkartılmalıdır. Bu yapılmadığı takdirde Kurtuluş Savaşı Kahramanının da yanıldığı, ciddi hatalar yaptığı söylenecek 1930 model fikirlerle 21.yüzyılın aşılamayacağı iddia edilecektir. Nitekim batının sözcülüğünü yapan kimi açık toplum enstitüleri, müstemleke zihniyetini savunan kimi fonlarla beslenen mandacı sivil toplum kuruluşları niyetlerini gizlemeye gerek duymadan düşüncelerini açıktan açığa söylüyorlar. Bu günkü sorunların temelinin Atatürk’ün batıya kafa tutmasından kaynaklandığını iddia ediyorlar.

Atatürk ve Atatürkçülüğün yıpratılmasında İsmet İnönü’nün icraatları büyük rol oynamıştır ve oynamaktadır. Hem yanlışların ona mal edilmesinde hem de halkın çıkarına uygun bir düzenin tesis edilmesinde engelleyici faktör olarak… Her dönem Atatürkçülükten sapan yönetimlerin hep halka taviz veren demokratik yolla iktidara gelen seçilmiş yönetimler olduğu tezi işlenmiş örtülü bir şekilde tek parti diktatöryası savunulmuştur. Bu bakış açısı antidemokratik bir izdüşümü yaratarak Atatürkçülüğün demokrasiyle bağdaşmasının mümkün olmadığı şeklinde yanlış anlaşılmasına da sebep olmaktadır. İsmet İnönü politikaları dış politikasından ekonomisine, siyasi parti liderliğinden muhalefet önderliğine kadar her şeyde ve her işte yanlışlar paranoyasıdır. Onun bitmez tükenmez iktidar hırsı, dar görüşü, kinciliği ve vizyonsuzluğu Kurtuluş Savaşıyla başlayan Atatürk’ün iktisadi sahada da batıya meydan okumasıyla devam eden tam bağımsızlıkçı ve milli vizyonu köreltmiş ülkeyi batının kontrolüne teslim etmiştir.2.Dünya Savaşı Türk dış politikası bu icraatın nasıl yapıldığını gösteren hazin bir icraat tablosudur. Atatürk’ün on yıldan beri kurguladığı ve kesin bir realizme dayanan dış politikanın nasıl ifsat edildiğini; hayret ve ibretle okuyucularımızın yüksek idraklerine sunuyoruz.

PROFESÖR DR.FEHİM ÜÇIŞIK’LA YAPILAN REPÖRTAJ
—AKP hakkında gazete kupürlerinden oluşan bir iddianame ile kapatma davası açıldığı söyleniyor, bu konuda ne düşünüyorsunuz?

—İddianameyi okumadım bile…

—Sade mi buldunuz?

—İddianame gazetelere yansıdıktan sonra parti kapatmanın gerekip gerekmediğini okumuş değilim… Geçmişte Türkiye’de çok sayıda parti kapatılmıştır. Mesela Demokrat Parti(DP) ihtilalden sonra süresi içinde kongresini yapmadığı için kapatılmıştır.

Ama bu gün için DP faaliyettedir.1980 ihtilalinden sonra bütün siyasi partiler kapatılmıştır. Daha sonra hepsi açılmıştır. Bir süre MÇP(Milliyetçi Çalışma Partisi) olarak faaliyette bulunan MHP tekrar ilk adıyla siyasi faaliyetine devam etmiştir. Gene aynı dönemde CHP kapatıldığı için yerine Halkçı Parti(HP) ve Sosyal Demokrat Parti(SODEP) kurulmuş daha sonra bu oluşumlar birleşmiş ve CHP’ye dönüşmüştür. Böyle olunca Türkiye’de partilerin kapatılması sadece isim değişikliği ne veya kısa bir süre inkıtaa yol açmaktadır. ERBAKAN’ın kurmuş olduğu partiler her kapatılıştan sonra amblemine bir yıldız ilave ederek faaliyetlerine devam etmektedir. Durum böyle olunca kişisel fikrim İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne(İHEB) uygun olarak en çağdaş biçimiyle kamu işlerine katılma, söz ve inanç özgürlüğünü yansıtmak üzere parti kapatmalarda şiddete taraftar olunup olunmama(şiddete karışma) ölçüt alınmalıdır.

İHEB’nin ön sözüne göre;
“Dehşetten ve yoksulluktan kurtulmuş insanların içinde söz ve inanma hürriyetlerine sahip olacakları bir dünyanın kurulması en yüksek amaç olarak ilan edilmiş bulunmaktadır ve her şahsın doğrudan doğruya veya serbestçe seçilmiş temsilciler vasıtasıyla memleketinin kamu işlerini yürütmesine katılma hakkı bulunmaktadır.”(Md 21/1). Yine aynı bildirgeye göre; “Halkın iradesi hükümet otoritesinin esasıdır. Bu irade gizli şekilde veya serbestliği sağlayacak muadil bir usul ile cereyan edecek genel ve eşit oylama yoluyla yapılacak olan devri ve dürüst seçimlerle ifade edilir.”(Md 21/3)

Bizce bu hükümlerin ve bildirgenin özgürlüklerle ilgili diğer hükümlerinin birlikte değerlendirilmesinden çıkan sonuç partilerin söz ve inanç özgürlüğüne karşı şiddeti savunmadıkça kapatılmamaları gerektiğidir.

Ben politikacı değilim. Ben AK parti MAK parti için konuşmuyorum. Bütün partiler ve bütün dönemler için bir ölçüt gerektiğini düşünüyorum. Esasen yürümekte olan bir dava için konuşmamak gerekir.

—Sizce Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) daha önce aldığı Cumhurbaşkanı seçiminde 367 toplantı yeter sayısı kararı hukuki midir? Hukuk ve hukukun kaideleri zorlanıyor mu? Keyfi yorumlara açık hale mi getiriliyor?

—367 ile ilgili olarak ilk beyanlar ifade edildiğinde daha konu AYM’ye intikal etmeden önce ben cumhurbaşkanı seçiminin daha önceki uygulamalar gibi olması gerektiğini savunmuştum halada aynı görüşteyim. Çünkü 367 kişinin genel kurula katılmış olmasını aramak bizce Meclise gelmeyenlerin(oturuma katılmayanların) belirleyici olduğunu savunmak anlamına gelir. Dolayısıyla her cumhurbaşkanı seçiminde 1/3 oranında milletvekilinin iradesinin (rızasını almak) çoğunluğa tahakkümü gibi bir sonuç ortaya çıkar. Nitekim CHP ve DSP, MHP’yi de yanına almış olsaydı cumhurbaşkanının seçilmemesi gibi bir sonuç ortaya çıkacaktı. Bu durumda yeni seçimlerden çıkıldığı halde tekrar genel seçimlere gidilecekti veya azınlığın uygun gördüğü bir adayın cumhurbaşkanı seçilmesi gerekecekti. Ben bu ve buna benzer daha başka sebeplerle de cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini uygun bulmaktayım. Esasen anayasa değişikliği ile artık 367 şartı olarak anılan görüş geçmişte kalmıştır.

—AYM’nin hukuki ve adil kararlar vermesi ve millet iradesine ve anayasanın ruhuna uygun kararlar alması için nasıl bir yapı içinde olması uygundur?

—AYM daha fazla üyeden oluşmalıdır. Bu üyelerin seçilmesi ve göreve getirilmesinde değişik kurum ve usuller bir araya getirilmelidir. Böylece millet iradesinin AYM’ne yansıması sağlanmalıdır. Mesela RTÜK(Radyo Televizyon Yüksek Kurulu) partiler milletvekili oranlarına göre aday göstermekte ve TBMM Genel Kurulu bu esas çerçevesinde seçim yapmaktadır. RTÜK böylece genel seçimlerde milli iradenin partilere bölüştürdüğü milletvekili oranlarına göre teşekkül ederken AYM’nin yalnızca cumhurbaşkanının atamasıyla teşekkül etmesi bizce tutarsızdır. Şu da var ki; AYM’nin siyasi partilere ilişkin olarak böylesine yetkilerle donatılması karşısında İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin (İHEB) halkın iradesini esas tutan hükmüyle, bizce bir kişinin yapacağı atamalarla heyet teşekkülünün oluşması bağdaşmaz.

Bununla ilgili başka hususta atama veya seçimi yapacak cumhurbaşkanı veya parlamentonun milli iradenin yenilenmesinden sonraki döneme de etkili olmaması gereğidir. Maalesef 1924 Anayasası’ndan sonra cumhurbaşkanı seçimleri bir sonraki yasama dönemini etkileyecek şekilde olmuştur ve olmaktadır. Mesela Anavatan Partisi’nin çoğunlukta olduğu dönemde seçilen ÖZAL DYP ve SHP koalisyonu zamanında da görev yapmış bu koalisyon döneminde seçilen DEMİREL sonraki yasama döneminde başka koalisyon hükümetleriyle çalışmıştır. Son koalisyon döneminde seçilen Ahmet Necdet SEZER, AKP’nin çoğunlukta olduğu dönemde de görev yapmıştır. Halen SEZER’in hatta ÖZAL’ın atadığı üyeler AYM’de görev yapmaktadır. Parlamentoya iki partinin girebildiği dönemde seçilmiş olan RTÜK üyelerinin bir kısmı bu gün görev yapmaktadır. Bizce Anayasa ve siyasi haklarla ilgili kanunlar değiştirilerek milli iradenin yeniden belirlendiği dönemlerde eski tercihler doğrultusunda şekillenen kurullar tümüyle yenilenmeli veya bu kurullara siyasi partiler ve şahısların etkisi olmaksızın meslek mensupları tarafından seçimlerle görevlendirmeler yapılmalıdır. Dolayısıyla RTÜK her genel seçimlerden sonra yenilenmeli veya çok geniş katılımlı veya ilgili meslek çevreleri tarafından seçilmelidir.

AYM’nin siyasi partilerle ilgili görevleri de bakan ve müsteşarın bulunmadığı Yüksek Hâkimler ve Savcılar Kurulu benzeri bir heyet tarafından yürütülmelidir. Yargıtay ve Danıştay’da bir dava özel dairelerin dışında genel kurullarca sonuca bağlanırken parti kapatma gibi milletin tarihi ve siyasi geleceğiyle ilgili bir kararın tek aşamada ve 11 kişilik kurulca kesin karara bağlanması uygun sayılmamalıdır. Bize göre dava açma kararını bile Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı adıyla faaliyet gösterecek geniş bir heyet tarafından kararlaştırılmalıdır.

—AKP’nin kapatılması davasında MHP’nin AKP’yi başörtüsü meselesinde tuzağa düşürdüğü söylenmektedir.

—Başörtüsü meselesinde çeşitli siyasi partiler hak ve özgürlükleri savunmuşlardır. Anavatan Partisi tek başına iktidardayken bu hususta kanun değişikliği yapmıştır. MHP’de belirli bir baş bağlama biçimi öngörülerek bu sorunun çözümü gerektiği görüşünü ileri sürmüş ve sonuçta iktidar partisinin de katılımıyla ve diğer bazı milletvekillerinin de desteğiyle anayasa değişikliği yapılmıştır. İHEB’ne tamamen uygun olan bir değişikliği tuzak olarak nitelemek bizce isabetsizdir.

İHEB’ne göre “yüksek öğretim liyakatlerine göre herkese tam eşitlikle açık olmalıdır.”(Md 26/1)Esasen anılan bildirgeye göre eğitim insan şahsiyetinin tam gelişmesini, insan haklarıyla ana hürriyetlere saygının kuvvetlenmesini istihdaf etmeli (hedeflemeli) bütün milletler ve din gurupları arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu teşvik etmelidir.(Md 26/2)

—Sizce bu dava karşısında AKP ne yapmalı? Kaderine boyun mu eğmeli, hukuki ve siyasi mücadeleyi bütün gücüyle sürdürmeli…

—AKP açılmış bir dava karşısında usulüne göre gerekeni yapmalıdır. Ancak somut bir dava ile Türkiye’nin demokratik hayatı ve milli irade ile ilgili hükümler gerek anayasada gerekse kanunlarda çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarılmalıdır. Anayasa hükümleri (bu konulardaki) İHEB’ne ve diğer uluslar arası kurallara uygun hale dönüştürülmeli ve milletvekili seçim kanunu, siyasi partiler kanunu, mahalli idarelerle ilgili kanunlar, Seçimlerin temel hükümleriyle ilgili kanunlar bir demokrasi kanununda toplanmalıdır. Bunun için cumhurbaşkanının mecliste temsil edilen ve edilmeyen bütün partilerin,demokratik kitle örgütlerinin üniversitelerin ve basının bulunmaya davet etmesi uygun olacağını düşünmekteyiz.Kamuoyunda siyasi partilerin her birini ve ülkemizin en ileri demokrasiye sahip olmasını isteyen her kuruluşu ve kişiyi bu konudaki tavrıyla değerlendirerek olabildiğince katkı vermeye yönlendirmesi gerekir.Fakat maalesef Türkiye’de parti içi demokrasi uygulamayan partilerden de ülke demokrasisi için çaba beklemek gibi ilginç bir durumda bulunmaktayız.

GAZETECİ YAZAR SUAT GÜN
09 MAYIS 2008



Dr. Tahir Tamer Kumkale
10 Mayıs 2008 Cumartesi

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale