27 Nisan 2017 Perşembe

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İyi İnsanları saygı ile selamlıyor...Sevgi ile kucaklıyorum...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Ak Parti'yi kapatmak çözüm değildir. Çözüm tam teslimiyetçi AKP zihniyetini önlemektir
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

Bir milletin siyasi alınyazısında mevki sahibi olabilmek için onun ihtiyacını görebilmek ve onun kudretini takdirde ehliyet sahibi olmak birinci şarttır. Gazi Mustafa Kemâl Atatürk (1927)

 16 Mart 2008 Pazar 

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) "laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldiği" iddiasıyla kapatılması için Anayasa Mahkemesi’ne dava açması konusu çok özel ve yepyeni bir gündem olarak algılandı. Oysa daha önce de Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, 2002 seçimlerinden önce AK Parti hakkında bir kapatma davası açmıştı.

Konu Türk kamuoyu için hiç sürpriz olmadı. Çünkü AKP’nin 22 Temmuz 2007 seçimlerinden sonraki kural tanımaz ve kendisini devletin mutlak hakimi sayan tutum ve davranışları adeta böyle bir sonucu hızlandıran bir süreci hazırlamıştır. Bir bakıma Başbakan Erdoğan, AKP yönetiminin ülkeyi düşürdüğü çıkmazdan kurtulabilmek için çareyi demokrasi dışı yöntemlerle kaçmakta bulmuş ve bu süreci önceden hazırlamıştır.

Türkiye’de parti kapatılması yeni ve bilinmeyen bir olgu değildir. Mevcut Anayasa sistemimiz bu konuda daha öncede çalıştırılmış ve 24 parti kapatılmıştır. Bu partilerin kapatılmasında dini ve bölücü akımlarla irtibatı oldukları gerekçesinin kullanılması mevcut partilerimize de örnek olmalı idi. Buna rağmen kapatılan partilerin çoğunun kapatılan parti üyelerinin başka isimlerle kurduğu partiler olduğu görülmüştür. AKP’nin de daha önce kapatılan Necmettin Erbakan’ın milli görüşçü partilerinin devamı olduğu kamuoyu tarafından iyi bilinmektedir. Bu durumun kapatma sebebi olduğu bilinmesine rağmen AKP yönetiminin tutum ve davranışlarıyla kapatılan partilerin devamı olduğu izlenimini israrla vermesi bu işin bilerek ve isteyerek hazırlandığını göstermektedir.

Yargıtay başsavcısının görevi yasalarda bellidir. Burada başsavcı sadece yasaların kendisine verdiği görevi yapmış ve yasama erkinin verdiği yetkileri kullanmıştır. AKP, altı yıldır iktidardır ve TBMM’de çoğunluktadır. Kendi üyeleri ile kanunları yapma ve hatta Anayasayı dahi değiştirme imkan ve kabiliyeti vardır. Bu imkan ve kabiliyetini bugün şikayet ettiği hususları düzeltmede kullanmamıştır.

Şimdi hukuki bir süreç başlamıştır. Demokrasinin vazgeçilemez unsuru olan yargının bağımsızlığı herşeyin önündedir. Çünkü yargı her zaman herkese lazımdır. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” zihniyeti ile yargı değerlendirilemez.

Savcılar sadece iddia ederler. İddiasının doğru veya yanlışlığına elbette mahkeme karar verecektir. Bu gerçek ortada dururken partisini laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline getirdiği iddia edilen Başbakan Erdoğan ile üst düzey AKP yöneticilerinin hep bir ağızdan yargı mensuplarına saldırmasının demokratik bir yanı yoktur. Aksine bu davranış yargıyı baskı altında tutarak demokrasiyi zorlamaktadır.

Başsavcı burada kendi fikir ve düşüncelerini değil, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bağımsızlık ve özgürlüğünün, tüm yurttaşlarımızın insanlık onurunun güvencesi olan laik, sosyal hukuk devleti nitelikleriyle cumhuriyet rejiminin bağımsız yargı yoluyla koruma ve kollanması görev ve yetkisini kullanmıştır. Savcı, bölücü örgüt ile irtibatlandırdığı DTP için yaptığı uygulamayı bu defa da laiklik açısından AKP için uygulamıştır. Yarın bir başka parti için benzeri yetkileri kullanacaktır.

AKP’nin ve AKP yandaşı medyanın ve bilhassa Türkiye’ye karşı daima çifte standart uygulayan batı ülkelerinin mevcut hukuk sistemimiz içinde son derece rutin bir faaliyet olan bu konuda söyleyecekleri fazla bir şey yoktur. Olmamalıdır.

Türk halkının % 92’si 1982 Anayasasına evet diyerek milli iradesini belli etmiştir. Türk halkının % 92’si beni burada yazılı kurallara göre yönet demiştir. Ak Parti de bu anayasa ile çıkarılan kanunlara uygun olarak kurulmuş sayıları elli civarında olan siyasi partilerden biridir. AKP, bu anayasadan aldığı güç ile genel ve yerel seçimlere katılmıştır. İktidar olmuş ve bu anayasa ile ülkeyi altı yıldır yönetmektedir. Şimdi bu durum karşısında AKP’nin “Halkın % 47’i beni seçti. Ben milli iradeyi temsil ediyorum. Beni yargılamaya hakkınız yoktur” deme şansı ve lüksü yoktur. Milli irade %92 dir. Nitekim AKP, halkının %92’nin kabul ettiğini beğenmeyerek yeni anayasa hazırlama çalışması da başlatmıştır.

İktidarda geçen altı yıl içinde AKP isteseydi siyasi partilerin kapatılmasını önleyici tedbiri alabilirlerdi. Buna imkanları vardı, fakat yapmadılar. Demek ki bu yolu iktidardan kaçışın bir yolu olarak görmüşler ve altından kalkamadıkları bir süreçten kurtulmanın aracı olarak düşünmüşlerdir. AKP yönetimi, elindeki ezici medya desteğine dayanarak bu olayda mağduriyeti oynamayı denemek istemektedir. Bu şekilde gelecek seçimlerde çok daha güçlü bir şekilde iktidar olmanın planını yapmaktadır.

AKP bir siyasi partidir. Parti politikalarında böyle bir yol izlenmesi çok doğal ve kabul edilebilir bir olgudur. Buna saygı duyulur. Ancak burada gözden kaçan bir durum vardır. Bağımsız Türk yargısı hakkında son günlerde yazılanlar, çizilenler ve söylenenler dikkate alındığında ülkenin yargı erkinin sağlıklı bir görev yapamayacak şekilde baskı altına alındığı, aşağılandığı ve yok sayıldığı görülmektedir.

Bu durum çok tehlikelidir. Çağdaş demokrasi ve demokratik haklar yargıya ve yargı mensuplarına hakaret etme ve onları aşağılama özgürlüğü vermez. Hukukun üstünlüğü, hukukun ehil ellerde tarafsız ve tam bir bağımsızlıkla uygulanması ile yerleşir. Bu ehil elleri de dışarıdan ithal edecek halimiz yoktur. Bağımsız Türk yargıçları bu ülkenin insanlarıdır ve bizim okullarımızda yetişmektedir. Bu kişilere saygı duyalım. Onları yüceltelim. Onları aşağılamakla bir yere varılamaz ama onlara inanıp onları yücelterek ülkemizi çağdaş toplumlar düzeyine çıkartabiliriz.

Şimdi iç ve dış düşmanlarımız el birliği etmişcesine “Demokrasi’de siyasal parti cezalandırılmaz; siyasal yasak olmaz” gibi ütopik ve mevcut gerçeklerimize tümden aykırı saldırıları halkımızı yanıltmamalıdır. Devletimiz kendisini koruyacak tedbirleri almıştır ve alacaktır. Buradaki “Yargı siyasallaşıyor!” şeklindeki sözlere ise kulak asılmamalıdır. Yargı, yargılama işlevlerinde serbest bırakılmalıdır.

Eğer AKP yönetimi kendisini kapattırarak geçmişteki uygulamalarının getirdiği sorumluluktan kurtulabileceğini sanıyorsa büyük bir yanılgı içine girmiş olacaktır.

Şimdi ana başlıkları ile altı yıllık AKP dönemini hatırlayalım;

- Anayasamızın temel dayanağı olan Atatürkçü Düşüncenin ve tam bağımsızlık ilkesinin her alanda ortadan kaldırılarak dışa bağımlı tavizkar bir yapının oluşturulması;
- Devletimizin vazgeçilmez dayanağı Türk ordusunun dış baskılarla her alanda aşağılanarak yıpratılması;
- Devletin güvenliğini sağlayan en üst kuruluşu Milli Güvenlik Kurulu’nun işlevlerinin azaltılması ve MGK Genel Sekreterliğin önemli kadrolarının kaldırılarak bu teşkilatın “Think Tank” kuruluşu haline getirilmesi;
- Her türlü iç ve dış gelişmede milli kararlar vermek yerine dışarıdan icazet alınmasının gelenek haline getirilmesi;
- Türkiye’nin bölünmesini kolaylaştıran İkiz Yasa’ların çıkartılması, AB yolunda dışarıdan dayatılarak çıkartılan Uyum Yasaları ile hukuk sistemimizin darmadağın edilmesi;
- Vakıflar yasası ile yabancıların ülkemizdeki yasadışı faaliyetleri için uygun zemin hazırlanması;
- Tarımın bitirilmesi;
- Küçük esnafın söndürülmesi;
- İşsizliğin had safhaya çıkarılması;
- İç ve dış borçların katlanması;
- Cumhuriyetin 85 yıllık kazanımlarının bir bir elden çıkartılarak özellikle yabancılara peşkeş çekilmesi;
- Parti yandaşlarının zenginleştirilerek halkın fakirleştirilmesi;
- Türk Telekom dahil haberleşme sistemlerinin yabancılara satılarak devletin gizliliğinin ve milli güvenliğinin tehlikeye atılması;
- Türban’ın Anayasa ile serbest bırakılmasına ait yasal değilişlikler yapılarak üniversitelerimizin patlamaya hazır bir bomba haline getirilmesi;
- Ülkenin dört bir yanının PKK terör örgütü yandaşlarının eylemlerine sahne olması;
- Sokaklarda can güvenliğinin kalmaması;
- Yolsuzlukların önlenememesi;
- Devlet kadrolarında liyakatın değilde cemaate yakın olmanın geçerli kılınması; v.s gibi hususlar aynen durmaktadır.

Aslında burada Ak Partiyi kapatmak çare değildir. Aksine kapatarak sorumluluklarından kurtulması sağlanacağı yerde, yaptıklarının ve yapamadıklarının hesabı millet adına kendisinden sorulmalıdır.

Son sözü yine bağımsız yargı söyleyecektir. Bekleyip göreceğiz.



Dr. Tahir Tamer Kumkale
16 Mart 2008 Pazar

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale