18 AĞUSTOS 2017 Cuma

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İYİ İNSANLARI SAYGI İLE SELAMLIYOR... SEVGİ İLE KUCAKLIYORUM...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Emperyalizmin zaferi
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 26 Temmuz 2001 Perşembe 

Temmuz ayının sıcakları gittikçe dozajını arttıran nem ile birlikte ekonomik darboğaz karşısında bunalan insanlarımızı giderek dahada sıkıştırıyor . Çözümsüzlük üreten yönetim ise halkın sesini duymaktan halâ çok uzak.

Milli Güvenlik Kurulu gündemine ilk defa "SOSYAL PATLAMA" konusu giriyor. Aylardır işsizlik ve çaresizlikten çıldırma noktasına gelen halkımızı çok iyi tanıdığını bildiren Sayın ECEVİT kameraların karsısında ümit dağıtmaya çalışıyor. Tecrübeli Başbakanımız "ekonomimizin artık iyi yolda olduğunu vurgulayarak, Türk Halkının sağduyulu olduğunu ve kendilerine güvendiğini, sosyal patlama olmayacağını" müjdeliyor.

Türkiye gerçekten zor durumda. Halk küçük bir umut , bir çıkış yolu bekliyor. Yapıları, fikir ve düşünceleri kırk yıldır değişmeyen ve bugüne kadar yaptıklarından bundan sonra yapabileceklerini iyi bilmesine rağmen eski SELÂMET, REFAH ve FAZİLET'çilerin nisbeten yaşı genç olanlarının Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde kurduğu YENİLİKÇİ(!) oluşumdan medet umuyor. Ne kadar çaresizler ki, geçmişteki uygulamalarıyla bilinen bir kadroda dahi çare arayabiliyor.

İnsanlar aç kalabilir, yorulabilir, çeşitli maddi ve manevi zorluklarla karşılaşabilir. Fakat bütün bu maddi sıkıntıların ortadan kaldırılması çok kolaydır. Geleceğe ait ümitler canlı tutulduğu sürece insanlarımız çok büyük sıkıntılara göğüs gererek sabır ve metanetle daima iyiye , güzele ve doğruya erişmişlerdir. Önemli olan geleceğe ait umutları daima canlı tutulmasıdr.

Oysa görünen durum ve gelinen yer; "Türk Yönetiminin emperyalizme teslim olduğu ve yabancıların destek ve yardımından başka çaremizin kalmadığı" şeklindedir.

16 Temmuz tarihinde ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi Mark PARRIS Türkiye'ye geliyor. Hiç bir resmi sıfatı olmayan ve sadece işadamı ünvanını tı taşıyan bu büyük ülke vatandaşı öncelikle İstanbul'da büyük iş adamlarımız tarafından hararetle karşılanıyor.İstanbul'daki bir seri toplantının sonunda Ankara'da Başbakan ECEVİT ve Yardımcısı BAHÇELİ ile görüşen PARRIS kendisine verilen ödevi başarı ile yerine getiriyor ve çok önemli mesajlar vererek ülkesine dönüyor.

Eski Büyükelçi ve yeni işadamı PARRIS ile sohbet edebilme mazhariyetine ulaşan işadamlarımızın ortak görüşleri şu şekilde beliriyor.

"TÜRKİYE'YE VERİLEN KREDİ MİKTARINI DERVİŞ'İN GELMESİ İLE 19 MİLYAR DOLARA ÇIKARTAN ABD; BU DESTEĞİ BİZE HESAPSIZ HARCAYALIM DİYE VERMİYOR. DERVİŞ YOKSA PARA DA YOK. DERVİŞİ SIKIŞTIRIRSANIZ BATARSINIZ. AYAĞINIZI DENK ALIN. " Belki bunlar kelimesi kelimesine ayni değil ama , sonunda meâlen çıkan sonuç bu.

"DERVİŞ'İ BİZ ATADIK. YOLUNA ÇIKMAYIN. NE DİYORSA YAPIN. SONRA KARIŞMAYIZ . BATARSINIZ..." denilmektedir.

Sayın PARRIS haklıdır. Çünkü ülkemiz maalesef bu duruma düşürülmüştür. Atatürk'ün emrinde ve yönetiminde silah zoru ve şehîd kanı ile kaldırdığımız kapûtülasyonlar ile son kuruşuna kadar ödeyerek bir daha gelmeyeceğini umduğumuz Osmanlı Devlet Borçları gibi çok yönlü bir tarihi tecrübeye rağmen gelinen nokta budur.

EVET... Bu emperyailizmin Türkiye'ye karşı kesin zaferidir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti; 24 Temmuz 1923 yılında imzaladığı LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI ile egemen bir devlet olduğunu resmen dünya devletlerine tescil ettirmiş ve dünya devletleri arasında kendisinin de varolduğunu ilan etmiştir.

Lozan Antlaşması'nın en önemli işlevlerinden biride SEVR ANTLAŞMASI ile getirilmek istenen sömürge düzenini yırtıp atmış olmasıdır. SEVR Antlaşmasının 231'den 268'e kadar olan maddeleri Osmanlı'nın nasıl tamamen esir edileceğini ve her alanda sömürüleceğini gösteren Mali ve İktisadi hükümleri içermektedir. Bu maddelerin aynen kabul ettirilmesi üzerinde Lozan'da çok önemli tartışmalar olmuştur. Türk Heyetine çok baskı yapılmıştır. Lozan Antlaşmasını eleştirenler ve kabul edilen maddeleri eksik bulanlar; bu iki antlaşmanın mali hükümlerini karşılaştırdıkları zaman Lozan'ın kendisini sömürge gibi gören o zamanın süper güçlerine karşı kazanılan büyük bir zafer olduğunu göreceklerdir.

Oysa zamanın sömürgeci büyük güçlerinin bu şartları kabul ederken akıllarından geçenler ve kendi aralarına anlaştıkları konu aynen şöyle idi.

"Evet Türkler askeri ve siyasi büyük bir zafer kazanmışlardır. Fakat iktisaden sıfır durumundadırlar. Bütün güçlerini harcamışlardır. Şimdi Ekonomik açıdan her şeye sıfırdan başlayacaklardır. EMEK yoktur. SERMAYE yoktur. BİLGİ yoktur. KREDİ yoktur. İNSANGÜCÜ yoktur. YOL yoktur. OKUL ve ÖĞRETMENİ yoktur. TECRÜBESİ yoktur. Bu yokları, kendiliğinden var etmesi ise fiziken mümkün değildir. Bırakalım Türkler hür ve özgür olsunlar . Ama biz onları daima ekonomik açıdan sömürmeye devam edeceğiz. Çünkü ihtiyaçı olduğu herşey bizde var. Her sahada bize muhtaçlar."

Düşünceleri özetle buydu. Bunda tamamen haklı idiler. Çünkü yoktan bir şeyin varolduğu o güne kadar görülmemişti. Fakat onların unuttuğu bir husus vardı. Türklerin iyi ve yetenekli liderler elinde olmazı oldurduğuna tarih sayfaları şahitti.

Nitekim, bütün bu yoklardan tankını, topunu, uçağını çağın teknolojine uygun olarak kendisi yapabilen; parası değerli; tek kuruş borcu olmayan ; tam bağımsızlığını kazanmak için İTHALAT- İHRACAT arasında ülke bazında eşitlik ilkesi koyabilen huzurlu ve istikrarlı bir ülke yaratılmıştır. Bu olağanüstü gelişme asırlar içinde değil, Mustafa Kemal ATATÜRK'ün Cumhurbaşkanı olduğu 15 yıl içinde kaydedilmiştir.

Atatürk ve arkadaşlarının büyük fedakârlıklarla gerçekleştirdikleri bu özgürlük ve tam bağımsızlık vasfının 77 yıl sonra günümüzde geldiği nokta maalesef bu ülkeyi sevenleri son derece üzüyor ve rahatsız ediyor.

Enflasyon kelimesinin bilinmediği bir dönem; bütçe gelirlerinin giderlere eşit olduğu bir süreç; her ne olursa olsun" siyasi bağımsızlığın mutlak bir ekonomik bağımsızlıktan geçeceği" esası ile hareket edildiği bir dönem; insanların üretime katkıda bulundukları oranda üretimden eşit pay aldıkları muhteşem bir devir; yani unutulmaz ATATÜRKLÜ GÜNLER bugün çok gerilerde kaldı.

O yıllarda Türk Lirası dünyanın en kıymetli paraları ile eşit iken ve bu kıymetli para insanların cebinde iyi bir yatırım aracı olarak bulundurulurken, bugün T.C. Devleti bütçesi dahi dolar ile kıymetlendiriliyor. Sadece 25 yıl önce 10 lira ABD Doları, bugün 1.5 Milyona ulaşmış. 1.300.000 TL'sına gerileyen ABD Doları bugün arttık ekonomide iyileşme ve başarı olarak kabul edilebiliyor.

Bugün artık Devlet Bütçemizi ayni DUYUN-U UMUMİYE idaresinde olduğu gibi IMF ve Dünya Bankası yetkilileri tanzim ediyor. Yabancı heyetlerin biri gidip biri geliyor. Gelen heyetler ülkemizin tarihi ve turistik güzelliklerini görmeğe değil; akıl vermeye, denetlemeye ve bize hesap sormaya geliyorlar. Anlaşılır ve inanılır gibi değil.

Aklımız mı bitti? Yoksa bilgimiz mi yetmiyor? Atalarımız yüzde yirmi Türk Nüfusa dayanarak bugün topraklarında 40 civarında egemen bayrak dalgalanan 24 milyon km.karelik bir Cihan Devleti'ni 600 yıl yönetiyor. Sonra bugün en güçlü olmamız gereken bir çağda, ve her alanda yeterli bir potansiyele erişmişken , dün senin emrinde olanlar bugün aynen sömürgelerinde olduğu gibi seni denetlemeye gelsinler. Anlamak ve anlatabilmek mümkün değil...

Hava sahamızı kullanırlar. Haberimiz olmaz. Denizlerimizi kullanırlar. Haberimiz olmaz. Natoya yeni girdiğimiz dönemlerde, yani daha işin acemisi iken ülkemizin en ücra köşelerine yerleşen Amerikan tesislerine o bölgeden sorumlu olan Türk komutanlarını sokmazlardı. Yani kendi topraklarımızda bizi korumak amacıyla kurulan tesislere bizim girmemiz yasaktı. Sonra bunları teker teker ülkelerine gönderdik. Ama şimdi görünen o'ki, bunları kapıdan gönderiyorsun bacadan giriyorlar.

30 yıldır Avrupa'da çalışan vatandaşımıza öz oğlunun tatilini yanında geçirmesi için yaptığı en basit müracaatta dahi, konsolosluk kapılarında köle muamelesi yaparak binbir müşkülat çıkartan zihniyet; hiçbir tahdide tabi tutulmadan elini kolunu sallayarak sınırımızdan giriyor. Kendi ülkemizde bize rağmen, bizi adeta denetliyor. Akıl veriyor. Kafa tutuyor. Ülkenin temeline dinamit koyanlara gözümüzün içine baka baka arka çıkıyor, onlara destek veriyor, ve bunu hep yapıyor. Bizde elbirliği ile bütün bunlara seyirci kalıyoruz. Ondan sonrada meydanlarda vatan, millet, bayrak nutukları atıyoruz.

Sonuç olarak;
Anayasamızda yer alan Atatürk Milliyetçiliği ; yakalara göstermelik Atatürk rozeti takıp meydanlarda "Atam seni çok seviyoruz. Daima İzindeyiz" diye nutuk atmak değildir. Atatürk yaşasaydı ve bu durumu görseydi, herhalde kahrından ölürdü.

Atatürk Milliyetçiliği; Atatürk Türkiyesi'nin varlığına, bütünlüğüne, birlik ve beraberliğine, manevi değerlerine, gelenek ve göreneklerine, ve O'nun yıktığı sömürge zihniyetine karşı çıkmaktır.
 Türkiye büyük ülkedir. Güçlü ülkedir. Türk Milleti ise binlerce yıllık Türk Kültürü ile mücehhez büyük bir millettir. Biz milletçe ve devletçe ülkemizde yaşanan bu çirkin manzaraları haketmiyoruz. Tarihimiz diğer milletler ve kültürlerle çok iyi dialoglar ve işbirliği içinde binlerce yıl bir arada yaşayabildiğimizi göstermektedir. Bizi bölme ve parçalama ve adeta sömürgeleştirme çabalarına karşı uyanık bulunmalıyız. Bunu yapacak gücümüz ve tecrübemiz vardır. YETER Kİ YAPMAK İSTEYELİM.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
26 Temmuz 2001 Perşembe

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale