29 Nisan 2017 Cumartesi

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İyi İnsanları saygı ile selamlıyor...Sevgi ile kucaklıyorum...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Keşke 8 askerimizi silah arkadaşları kurtarsaydı
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

Bizim telâkkimize göre, siyasi kuvvet, milli irade ve egemenlik, milletin bütün halinde müsterek sahsiyetine aittir, birdir. Taksim edilemez, ayrılamaz ve baskasına bırakılamaz. Gazi Mustafa Kemâl Atatürk (1930)

 7 Kasım 2007 Çarşamba 

Son 15 gündür Türk milletinin meydanlardan taşarak PKK’ya lanet yağdıran ve hükümeti tedbir almaya zorlayan davranışları ters tepti ve hiç bir işe yaramadı. Milletimizin yurt meydanlarından yükselen feryatları ne yazık ki AKP yönetiminin kulağına gidemedi ve yöneticilerimizin beyinlerine ulaşamadı..

AKP hükümeti yine kendisinden beklenen tavrı sergileyerek Türk milletinin en tabii hakkı olan yaşam hakkına göz diken eli kanlı teröristlere karşı ABD’den yardım almaya giderek acziyetini hem kendisini seçen Türk halkına ve hem de dünyaya bir kere daha ispat etti.

AKP hükümeti ABD’ne “ben bu topraklarda egemenlik hakkımı kullanamıyorum gelin birlikte egemenliği paylaşalım” dedi. Son Erdoğan-Bush görüşmesinin tam özeti bana göre budur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti milletinin bütün desteğine rağmen her alanda dibe vurmuştur. Ülkemiz, üzerinde her türlü küresel çıkarın kolaylıkla elde edilebileceği bir devlet görünümü vermektedir. Bu durumdan küresel güçlerin nasıl yararlanacakları hususu önümüzdeki günlerin sıcak gündemini teşkil edecektir. Olacakları film seyreder gibi hep birlikte göreceğiz.

Asıl konumuz Dağlıca baskınında esir alınan ve 15 gündür ROJ Tv. ekranlarından günlük yaşamları dünyaya seyrettirildiği halde Türkiye Cumhuriyeti kolluk güçleriyle bulunamayan ( veya bulunmaları bir şekilde engellenen) sekiz askerimizin son derece aşağılayıcı bir tarzda ve devletimizin gücünü sıfırlayan bir merasimle PKK yönetimi tarafından teslim edilmesidir.

Kanaatimce bu olay askerlerimizin başına geçirilen ikinci çuvaldır. Ve çıkartılması da şimdilik imkansız gibi görülmektedir.

Tam 15 gün PKK terör örgütünün elinde tutsak olarak bulundurulan erlerimizin kurtarma operasyonuna dahi girişilmeden örgüt tarafından serbest bırakılması devletin acziyetinin geldiği yeri göstermektedir.

Askerlerimizin ailesi ve yakınları olayı büyük bir sevinç ile karşıladılar. Asker ailelerinin sevinmesi çok doğal. Çünkü akıbeti hakkında bilgi alınamayan evlatlarını yeniden sağ-salim yanlarında görmek güzel bir şey. İşin bu duygusal yanına, yani ailenin sevincine katılıyorum. Ama bu sevinci bize PKK örgütünün değil, bizzat askerlerimizin silah arkadaşlarının yaşatması gerektiğini de özellikle vurgulamak istiyorum.

Bu olaya devlet olmanın etiği açısından bakıldığında görünen manzara hiç de iç açıcı değildir. Teröre karşı dünyanın en deneyimli askerlerine sahip olduğunu gururla açıkladığımız Türk Silahlı Kuvvetleri, ne yapıp yapıp kayıp erlerinin hayatını karşı tarafın inisiyatifine bırakmamalıydı. Her ne pahasına olursa olsun her taşın arkası karış karış aranmalı ve bu olayı gerçekleştirenler yakalanarak ibret-i alem için cezalandırılmalı idi.

Devlet olabilmenin ve devlet olarak kalabilmenin asgari şartı bunu gerektiriyordu. Eğer bu yapılabilse idi caydırıcı etkisiyle bir daha böyle bir olayın meydana gelmesi önlenebilirdi. Bu yapılamamıştır. Daha önce kaçırılan Er Coşkun Krandi’nin tesliminde olduğu gibi devlet yine eşkıyanın insafına kalmıştır. Yani devlet eşkiyaya baş eğmiştir.

Aslında erlerimizin başarılı bir operasyon ile kurtarılması meydanlarda PKK’ya lanet yağdıran halkımızın psikolojik direnme gücünü de artıracaktı. Çünkü vatandaşlarımızın şu sıralarda devletinin gücünü görmeye ve himayesine büyük ihtiyacı vardı..

Devletimizin ve Cumhuriyetin kazanımları bir süredir sıkıntılı anlar geçiriyor. Üniter yapımız, ülke topraklarının bölünmez bütünlüğü, istiklal ve cumhuriyetimiz önemli yaralar alıyor. Devletin varlığını gösteren irade kavramı ise ortalarda görülmüyor. Devlet, ancak iradesini gösterebildiği takdirde varlığını ve bekasını güvence altına alabilir. Erlerin kurtarılmasında devlet iradesinin değil, birtakım vakıfların, İlnur Çevik isimli gazeteci-işadamının ve nihayet DTP milletvekillerinin etkili olmasının açıklanabilir bir mantığı olamaz . Olmamalıdır.

Ne yazık ki, burada bir kere daha PKK’nın iradesi hakim kılınmıştır. Devletin değil, PKK’nın isteği olmuştur. Nitekim Adalet bakanı Mehmet Ali Şahin dahi beyanları ile konunun vehametini açıklamak zorunda kalmıştır.

Aslında bu olay güzel bir fırsattı. Devletimiz her ne pahasına olursa olsun kaçırılan erlerini kurtarmalı ve devlet iradesinin bu topraklarda egemen olduğunu göstermeliydi. Milletin devletine olan güvenini tazelemeli idi. Olamadı. İnşallah bu olay son olur ve aklımız başımıza gelir.

Peki, devletimizin bundan beş sene önce tamamen ortadan kaldırdığı ve terör artıklarını pasifize ettiği bir ortamdan bugünkü anarşi ve terör ortamına nasıl gelindi? Birkaç cümle ile bunun sebeplerine değinelim.

AB sevdası ile hareket eden yöneticilerimiz, AB baskısıyla PKK’yı koruyan uyum yasalarını içeriğine ve doğuracağı sonuçlara aldırmadan apar topar çıkardılar. Bu yasaların teröre destek vererek terörü önlemekle görevli kollluk güçlerinin elini kolunu bağlayacağı hususunu göz ardı ettiler. Bir bakıma taşları bağlayıp köpekleri meydana saldılar.

Evet biz; AB üyeliğimiz yolunda hiçbir engel tanımadan istenilen hususlar hakkında her türlü tavizi vermeyi alışkanlık haline getirdik. Teslimiyetçi ve tavizci tavır almayı; “belki birilerinin hoşuna gider” diye milli politika haline soktuk. Sonunda acı sonuçlarını milletçe yaşamaya başladık.

Haziran 2003’te Abdullah Gül Hükümeti tarafından TBMM'de sessizce kabul edilerek yürürlüğe sokulan 'İkiz Sözleşmeler' diye anılan 'Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi' ve 'Medeni Siyasi Haklar Sözleşmesi' başlıklı uluslararası sözleşmelerin uygulanması ile her türlü terörist faaliyetlere hazır ortam devlet eliyle yaratılmıştır. Çünkü bu yasalar Türk yasalarının üzerindedir. Bu yasalarla sadece PKK’ya değil, ülkede kendisini bu topluma entegre hissetmeyen her türlü etnik ve dini kuruluşlara cemaatlere, tarikatlara ve kendisinin Türk toplumundan farklı olduğuna inanan kalabalıklara siyasi sosyal ve ekonomik ayrıcalıkları sağlamak devletin temel ve vazgeçilemez görevi haline getirilmiştir.

Şimdi ne kadar dövünsek de faydası yoktur. Çünkü biz kendi bindiğimiz dalı bilerek ve isteyerek kendimiz kestik. Örnek aldığımız AB’nin lokomatif ülkesi İngiltere’de “Polise yolda yürüyen masum kişileri şüpheli addederek başlarından vurarak öldürme” yetkisi verildiğini göz ardı ederek kendi güvenlik güçlerimizin yetkilerini azalttık.

Birbiri arkasına AB uyum yasalarını çıkarmamıza ve ceza sistemimizi temelden değiştiren yeni Türk Ceza Kanununun yürürlüğe sokulmasına, yıllardır ülkemizi anarşi ve terör örgütlerinin faaliyet gösterdiği bir savaş arenası haline getiren dış güçler çok sevindiler. Çünkü artık eskisi gibi yorulmayacaklardı. Düne kadar gayri kanuni yollardan hayli zorlanarak yürüttükleri faaliyetlerini uluslararası yasalar ve bizim kendi koyduğumuz Uyum Yasaları ile İkiz Yasalar vasıtasıyla çok daha kolaylıkla yerine getireceklerdi. Yani, bizim yasalarımıza dayanarak ülkemizi yeniden terör cehennemine çevirebileceklerdi.
Artık ne yaparsak yapalım. Adamların eline dolu silahı biz verdik. Şimdi, “neden bu silahı kullanıyorlar” diye şaşırıyoruz.

Sonuç olarak; Anayasamızda ve kanunlarımızda devletin topyekun gücünü en etkin şekilde koordineli olarak kullanmasını kolaylaştıran OLAĞANÜSTÜ HAL, SIKIYÖNETİM, SAVAŞ HALİ gibi tedbirler var. Fakat bu tedbirlere başvurmaktansa, cenaze törenlerine tüm devlet ricali ile boy göstermek daha kolay geliyor herhalde.

İkiz Yasalar, ve uyum yasaları gibi teröre anlayacağı bir dille müdahale etmenin önünü kapatan yasalar kaldırılmadıkça, AB görüşmeleri terör önlenene kadar askıya alınmadıkça, teröre karşı topyekun halkın desteği sağlanmadıkça, devlet iradesini bütün gücüyle göstermedikçe başarılı olunması beklenemez.



Dr. Tahir Tamer Kumkale
7 Kasım 2007 Çarşamba

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale