15 Aralık 2017 Cuma

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İYİ İNSANLARI SAYGI İLE SELAMLIYOR, SEVGİ İ,LE KUCAKLIYORUM...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Çanakkale ve Birinci Dünya Savaşı'nda Türk askerinin hikayesi (1)
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

Türk vatanının ve Türklük camiasının şan ve şerefini, iç ve dış her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni her an yapmaya hazır ve hazırlanmış olduğuna benim ve büyük milletimizin tam bir inan ve itimadımız vardır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1938)

 11 Mart 2007 Pazar 

1914-1918 Birinci Dünya Savaşı 300 yıldır çökmekte olan Osmanlı imparatorluğunun sonunu hazırlamıştır. Ancak Türk Milleti; Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde bu son cihan imparatorluğunun Türk kısmını yabancı boyunduruğu altına düşmekten kurtarmıştır. Dağılan imparatorluk enkazından bağımsız Türkiye Cumhuriyeti çıkartılarak dünya devletleri arasındaki şerefli yerine taşınmıştır.
Türk Askeri binlerce yıldır var olduğu tarih sahnesinde yurdunu ve milletini korumak için kendisine düşen görevi daima yerine getirmiştir. İyi komutanlar ve liderler elinde dünyanın en güçlü silahı haline gelen Türk Askeri; 1 inci Dünya Harbinde Osmanlı Devleti mağlup olmasına rağmen yüz binlerce Mehmetçiğini şehit ve gazi vererek görevini başarı ile tamamlamıştır.
Devletin yıkılışı ve mağlubiyette muharebe alanındaki askerin payı çok azdır. Ordu - Millet vasfı bu savaşta da en güzel örnekleriyle konulmuştur. Türk Milleti bütün varlığını bu topraklar uğruna vermenin örneğini bir daha göstermiş, gururunu yaşamıştır. Fakat bağlı bulunduğumuz anlaşma ülkelerinin mağlubiyetleri ile bizim de mağlubiyetimiz kaçınılmaz olmuştur.
Trablusgarp ve Balkan savaşlarının yaralarını sarmadan Birinci Dünya Savaşına girmesini doğuran şartları şu şekilde özetlemek mümkündür. Almanya'yı Osmanlı Devletini savaşa sürüklemek için acele ettiren en büyük etken Balkanların karmaşık siyasi durumudur. Bulgaristan'ın üçlü anlaşma tarafına geçmesi hakkında beslenilen kuşku ve Osmanlının tarafsız kalmasından korkulması ana sebep idi. Ancak Osmanlı bir kere savaşa sürüklendikten sonra Almanların esas bekledikleri iş, elden geldiği kadar Rus ve İngiliz birliklerini kendi üzerine çekmesi ve bununla Alman ve Avusturya cephelerindeki yükün hafifletilmesiydi. Bunun için en uygun yol Osmanlı ordularının her tarafta saldırıya geçmelerini ve bu şekilde karşılarına büyük sayıda düşman kuvvetlerini çekmelerini sağlamaktı.
Savaşa girilmesindeki ikinci büyük sebep Enver Paşa'nın hayalle karışık hırsı idi.. Enver Paşa Turan'ı kurtarmayı ve büyük bir İslam kahramanı olmayı aklına koymuştu. En büyük endişesi; "Almanların süratle seferi kazanacakları muhakkak olup, biz çabuk harekete geçerek zafer kafilesine katılmazsak, harbin sonunda oluşacak kârdan hisse alamayacağımız " idi. Ayni şekilde Enver Paşa; Rusya ile İngiltere'nin Almanya ile uğraştıkları sırada Mısır meselesinin lehimize hallini, Kafkas Müslümanları ile Azerbaycan Türklerinin ve Türkistan Türklerinin Rus boyunduruğundan kurtarılmasını, Afganistan ile İran'ın yabancı tesirlerinden kurtulmuş birer Müslüman devleti haline getirilmesini şiddetle arzu ediyordu.
Genç başkomutan Enver paşa; bütün bu meselelerin ancak böyle bir zamanda halledilebileceğine iman etmiş görünüyordu. Savaşa girmemizin üçüncü sebebi; Sadrazam Talat Paşa ve Cemal Paşa başta olmak üzere İttihat ve Terakki Fırkası ileri gelenlerinin de Enver Paşa'nın hayaline kapılmış olmaları ve aynen onun gibi düşünmeleri idi. Bunlarda Osmanlı Ordularının saldırıda bulunmalarını, ülkeler ele geçirmelerini ve ün kazanmalarını şiddetle arzu ediyorlardı. Bunların yanıldıkları en büyük nokta Almanya'nın savaş amaçlarını tam olarak anlayamamış olmalarıydı.
Almanya'nın başlıca amacı, sömürgecilikte İngiliz ve Fransızların yerine geçmekti. Bununla birlikte dünyada giderek stratejik bir madde olmaya başlayan Hazar Denizi ve Ortadoğu petrollerine de el koymak istiyorlardı. Buna göre Enver Paşa'nın Türk askerlerini Sarıkamış'ta, Galiçya'da, Arabistan çöllerinde feda edercesine harcaması kendi amaçlarının değil, ancak Alman ihtiraslarının ve amaçlarının gerçekleşmesine yarayabilirdi.
Bu durumda Almanya'nın mutlak zaferi gerçekleşse dahi Türklüğün ve Müslümanlığın bundan yararlanabilmesi için savaş sonunda Osmanlı'nın davasını savunacak ve Almanlara kendisini saydıracak yeterlilikte bir gücü bulunmalıydı. Dolayısıyla; her ne olursa olsun Almanya kazansın ve biz bu uğurda varımızı yoğumuzu feda edelim siyasetinin takibi çok büyük bir yanlış olarak değerlendirilmektedir. Ordunun genel durumu ise Enver Paşa'nın isteklerini yerine getirebilecek durumda değildi. Eğer Silahlı Kuvvetleriniz uygulayacağınız muharebelere barıştan itibaren yeterince hazır değilse mağlubiyet kaçınılmazdır. Bu askerliğin temel bir kuralıdır.
Savaşa girdiğimizde Osmanlı Ordusu'nun henüz giderilememiş çok büyük eksiklikleri vardı. En başta eğitim ve öğretimi noksandı. Bu husus savaşta çok kayıp verilmesine ve panik yaratılmasına sebep olur ki, maalesef bunların hepsi yaşanmıştır. Cephanemiz çok kıttı. Savaş için yeterli ikmal yığınaklaşması yapılmamıştı. Birliklerin Kıt'a Yüklerinde ( Personel ve silah üzerinde taşınan miktar) mevcut az sayıdaki mühimmatı harbin devamınca destekleyecek ve noksanlıkları bütünleyecek stoklar mevcut değildi. Ayrıca bu şekilde uzun süreli bir muharebede cephede savaşan askerleri her alanda destekleyecek Menzil( Yurt içi ikmal komutanlıkları) teşkilatlarının çoğu hala kâğıt üzerindeydi ve kuruluşlarını tamamlayamamışlardı. Yani daha savaşın başında asker dâhil hiç bir muharebe noksanını karşılayacak ikmal stoklarımız yeterli değildi.
Bu durumda savaşa girilmesinin kaçınılmaz olduğu durumlarda, hazırlık için yeterli zamanın kazanılması için birliklere verilecek görev sadece savunmadır. Yani araziden ve engellerden azami yararlanarak daha az zayiat vermek ve bu arada eksikleri tamamlayarak taarruz için hazır duruma gelmek ana strateji olmalıydı. Oysa Osmanlı Ordularına verilen emir sadece taarruz idi. Aslında en iyi savunma daima bir taarruzî bir ruhla ve taarruz anlayışıyla yönetilmelidir. Eğer hazırlıklar yeterli olsa idi taarruz kararının doğru olduğunu söylemek mümkün olabilirdi.
Harbin cereyan şekli ve Osmanlı Ordusunun bu harpteki faaliyetleri konumuz değildir. Bu bakımdan ben daha ziyade Birinci Dünya harbinde Türk askerinin içinde bulunduğu durumlardan bazı kesitler vererek konuya değişik bir bakış açısı getirmeye çalışacağım.
1914 Ağustosunda Dünya Harbine girilip seferberlik ilan olununca İstanbul'da büyük bir geçinme sıkıntısı görülür. Kısa sürede sıkıntı ekonomik buhrana dönüşür. Halk fırınlara hücum eder. Polis bir ekmekten fazla alınmasını yasaklar. 8 Ağustosta İstanbul Belediye Başkanlığı başlıca gıda maddeleri için narh koyar ve fiyat bildirir, Esnaf bu fiyattan satmaz ise halk bunu polise bildirecek ve sıkıyönetim esnafı cezalandıracaktır.
Fırıncılar halka güçlük çıkardıkları takdirde, fırınlarına el konulup hamurcuları derhal askere alınacaktır. Bütün iyi niyetlere ve İttihat ve Terakki Cemiyeti yöneticilerinin gayretlerine rağmen savaş boyunca halkın temel ihtiyaç maddelerinin temininde utanç verici bir şekilde ihtikâr ve vurgunlar yaşanmıştır.
İhtikâr yüzünden açılacak davalara bakmak görevi; 24 Mayıs 1917' de çıkartılan" İHTİKÂRIN MEN-İ HAKKINDA KANUN-U MUVAKKAT" ile sivil mahkemelerden alınarak" Divan-ı Harbi Örfi'ye (Sıkıyönetim Mahkemelerine) verilir. Yani askeri mahkemeler yetkili kılınır. 18 Ağustos 1917'de " İAŞE-İ UMUMİYE KARARNAMESİ" adıyla çıkartılan bir emirle Harbiye Nezareti'ne bağlı bir" İAŞE MÜDÜRİYETİ UMUMİYESİ " kurulur. Bu şekilde ekonomik faaliyetlerde tüm yetki ordunun eline verilir.

Konuya yarın devam edeceğim..



Dr. Tahir Tamer Kumkale
11 Mart 2007 Pazar

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale