21 ŞUBAT 2017 SALI

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net



Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Derin Devlet Nedir? (Yeni kitabım)
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

Cumhuriyetimiz öyle zannolunduğu gibi zayıf değildir. Cumhuriyet bedava da kazanılmış değildir. Bunu elde etmek için kan döktük. Her tarafta kırmızı kanımızı akıttık. İcabında cumhuriyet müesseselerimizi müdafaa için lâzım olanı yapmaya hazırız. Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1923)

 28 Şubat 2007 Çarşamba 

Türkiye’de siyasi cinayetlerin işlenmesini müteakip DERİN DEVLET tartışmalarının gündeme getirilmesi artık gelenekselleşmiştir. Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Çetin Emeç, Necip Hablemitoğlu suikastları, Danıştay Baskını ve son olarak da Hrant Dink’in öldürülmesi ile bu cinayetlerin devlet tarafından işlettirildiğini ima edecek şekilde derin devlet tartışmaları medya tarafından sürekli pompalanmaktadır. Burada kastedilen derin devlet ise doğrudan Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesindeki Özel Kuvvetler olmaktadır.
Biz biliyoruz ki;
Derin Devlet tartışmaları devleti güçsüz gösterme çabalarının sonucudur.
Derin Devlet tartışmaları irade yoksunluğunun belirtisidir.
Derin Devlet tartışmaları devlet otoritesinin çöktüğünün bir göstergesidir.
Derin Devlet olarak nitelendirilen ekonomik menfaat çetelerinin ve mafya artığı organizasyon şebekelerinin devlet ile en küçük bir ilgisi yoktur. Aksine bunlar devlet otoritesinin boşluğundan, yönetim zafiyetinden ve adalet üretemeyen bir sistemden beslendiklerinden gerçek devlet otoritesi yeniden sağlandığında kendiliğinden ortadan kalkan illegal organizmalar olarak görülmelidir.
Şurası muhakkak ki her devlet gibi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ de bağımsızlığını ve bekasını koruyacak her türlü yasal düzenlemeleri yapmış, gerekli teşkilatları oluşturmuştur. Bu teşkilatlar bir bütün halinde hükümetin iradesi altında saldırgan hedeflere yöneltilerek devleti korurlar.
Devlet kendi güvenliğinin sağlanmasını bizzat kendisi yapar ve bu sorumluluğunu kesinlikle başka ülkeler ve başka teşkilatlar eliyle kullanamaz. Yani sorumluluğunu devredemez. Devletin kendini kanunsuzluklara karşı korurken kendisinin kanunsuz davranması asla mümkün değildir. Çünkü devletin temeli Anayasa ve yasalardan oluşur. Devlet kural ve kaideler manzumesidir. Ve devlet merkezi iradedir.
Devletin her hangi bir şekilde kanunsuz davranması durumunda kaybedeceği otoritesini ve halk üzerindeki yaptırım gücünü bir daha temin etmesi mümkün değildir. Hele bunun için birtakım çeteler ve kanunsuz oluşumlarla işbirliği yapmasına da gerek yoktur. Çünkü bu memleketin evlatları bu ülkenin her alanda korunması için canlarını seve seve feda etmekten asla kaçınmamışlardır. Yani devletin kendi elleri varken maşa kullanmasına gerek yoktur.
Derin devlet değil, devletin bizzat kendisi önemlidir.
Devlet, devlet gibi olamayınca, devlet iradesinin etkinliği azalıp ülkede kanun hâkimiyeti sorgulanmaya başlayınca ortalığı kaplayan çetelerin ve mafya sisteminin adını derin devlet olarak koymak çok yanlıştır. Devletin adının çete ve mafya ile bir arada anılması dahi devlet gücünün zafiyetini vurgulamaktadır.
Devletin olduğu yerde “derin devlet” yakıştırması abesle iştigaldir. Eğer devlet ülkenin bütün sistemlerine tam olarak hâkim olsa idi;
- İnsanlarımız sokakta kapkaç teröründen muzdarip olmazdı.
- Şehirleri işgal eden bölücü eşkıya yandaşları sokaklarımızda bölücü teranelerle gösteri yapamazlardı.
- Doğu ve Güneydoğu Anadolu dağlarında PKK kök salamazdı.
- ABD 11 askerimizin başına çuval geçiremezdi.
- Ülkede etnik ve dini bölücülüğün yolunu açan İkiz Yasalar çıkartılmazdı.
- Uyum yasaları çıkartılarak sosyal ve hukuk sistemimiz darmadağın edilemezdi.
- Milli davamız Kıbrıs’ı AB üyeliği hevesi ile Rum kesimine teslim etmezdik.
- Kerkük’te Türk kardeşlerimize yapılan haksız saldırılar gerçekleşmezdi.
- Barzani ve Talabani gibi aşiret ağaları Türkiye’ye diklenme cesaretini gösteremezdi.
- Avukatlık rütbesi almış bir militan Danıştayı basıp görevi başındaki bir adalet temsilcisini öldürme cesaretini gösteremezdi.
- Şehit cenazeleri gelmeye devam etmezdi.
- AB misyonerleri sömürge valisi edasıyla ülkemizi denetleyemezlerdi.
- Anayasamızda yer alan Türk kimliği asla sorgulanmaz ve Türk milliyetçiliği aşırı bir tutum olarak nitelendirilemezdi.
- Demokratik hakkımız diyerek medya ekranlarından katil devlet” sloganları atılamazdı.
- 250 kişiyi öldüren devlet başkanı Saddam asılırken 35.000 kişinin ölümüne sebep olan Abdullah Öcalan İmralı’da misafir edilmezdi.
- Ermeni Diasporası “Ermeni Soykırımı” masalını gündeme getiremezdi.
- Bir Cumhuriyet savcısı Kara Kuvvetleri Komutanı bir orgenerali “Çete Reisi” olarak nitelendiren bir iddianame hazırlayamazdı.
- Devletin stratejik kurumları yok pahasına elden çıkarılarak birbiri peşi sıra yabancılara satılmazdı.
- Diyalog adı altında Hıristiyan misyonerleri Anadolu’nun dört bir yanında Hıristiyanlık propagandası yapamazlardı.
Bunları çoğaltmak mümkündür. Önemli olan devlet hâkimiyetinin her alanda ve vatandaşların yaşadığı her noktada tesis edilmesidir.
Bugün Türkiye’de derin devlet gerçekten vardır. Ama bu devlet bizim derin devletimiz değildir. Bu derin devlet ülkemiz üzerinde milli çıkarı olan devletlerin ve küresel odakların derin devletidir..
Ülkemizde kendimizin oluşturduğu bir derin devlet yapılanması yoktur. Fakat kendini “derin devlet” diye pazarlayan birtakım birimler vardır ve bunlar derin çetelerdir. Derin kirlilik yaratan bu derin çetelerimiz ne yazık ki ülkemiz üzerinde menfaati olan ülkelerin gizli servislerinin denetiminde faaliyet göstermektedir. Dolayısıyla bu topraklarda Türkiye'nin kendi derin devleti değil, başkalarının derin devleti karanlık icraatlarını sürdürmektedir. Bunların her türlü davranışları kanunlarımızda suç olarak yerini almıştır.
Bunların neyi nasıl yaptıklarını Pegasus yayınlarından çıkan “DERİN DEVLET NEDİR? Başlıklı kitabımda açıkladım..
Bugün “Derin Devlet” konusunun benimle ilgili olan yanına değineceğim..
Gazeteci Fatih Güllapoğlu 1991 yılında “TANKSIZ TOPSUZ HAREKÂT” isimli bir kitap yazar. Kitap Tekin Yayınevi tarafından yayınlanır.
Kendisine bir takım gizli ekler tarafından ulaştırılan yalan yanlış ve kulaktan dolma bilgilerle Güllapoğlu araştırmacı gazetecilik yaptığını zanneder. Kendine göre İtalya’da ortaya çıkartılan Gladio benzeri çok gizli bir örgütlenmenin Türkiye’deki ayağını ortaya çıkarmıştır. Bu örgütlenmede Türk Silahlı Kuvvetleri içinden kendi başına buyruk birkaç subay vardır ve bunlar devlet içinde devlet misali işler yapmaktadır. Bunun adı da kitaba adını veren “Tanksız Topsuz Harekat” olarak nitelendirdiği Psikolojik Harekattır.
Bu kitaba günümüzün saygın yazarlarından Emin Çölaşan önsöz yazar. Çölaşan’a göre içinde Tahir Tamer Kumkale’nin de bulunduğu bir çete ortaya çıkartılmıştır. Güllapoğlu’nun bu büyük gazetecilik olayı ile çok önemli bir vatan görevi icra edilmiştir.
Oysa dün bu yazıyı yazan ayni Emin Çölaşan bugün ülkemizde milli menfaatlerimiz doğrultusunda yazdığı yazılarla devletimize, milletimize ve kültürümüze sahip çıkan tutum sergilemektedir. Bugün Çölaşan ismi yabancı paralarla kirletilen medyanın yüz akı olarak halkımız tarafından büyük ilgi görmektedir ve doğru olan budur.
Keşke o günlerde Sayın Çölaşan bize de ulaşıp konunun aslını astarını bizlerle konuşabilse idi. Keşke iki tarafı da dinleyip kalemini ondan sonra kullansaydı. İşte burada görülen küresel mimarların psikolojik etkileme gücünün başarısıdır..
Kitaptaki bilgilerin yalan, yanlış ve iftira olduğu ve tamamen hayâl gücüne dayandığı, devlet hizmetindeki kişilerin yasal görevlerini yaparken suçlandığı ve terör örgütlerine hedef gösterdiği gerekçesi ile kitapta adı geçen kişiler adına Mu. Albay Altan Ateş yargıya başvurmuştur. Türk adaleti her kelimesi devlet ve millet düşmanlığı ile dolu olan bu kitabın yazarını suçlu bulmuş ve tazminat ödemeye mahkûm etmiştir.
Fatih Güllapoğlunun kitabı o günlerde beyinleri satın alınmış bazı medya mensuplarınca çok benimsenir. Gazeteler dergiler büyük başarıyla ortaya çıkartılan bu derin devleti tefrika yaparlar. Bu yazarlar devleti koruduklarını zannederek devlete verdikleri büyük zararın farkına dahi varmazlar.
Burada “derin devlet”, “derin çete”, “devlet içinde devlet” gibi kavramlarla suçlanan aslında bizler değil devletin ta kendisidir. Çünkü ortaya çıkartıldığı sanılan gizli kuruluş Anayasamızda yer alan ve içinde Cumhurbaşkanı, Başbakan, ilgili bakanlar, Genelkurmay başkanı ve Kuvvet Komutanlarının yer aldığı Milli Güvenlik Kurulu bünyesinde Başbakanın emir ve direktifleri ile görev yapan “Toplumla İlişkiler Başkanlığıdır”. Kitapta sayılan isimler de bu teşkilat içinde yasalar ve yönetmeliklerle kendilerine verilen görevleri yerine getiren üst düzey devlet memurlarıdır. Bu memurlar kendi başına buyruk değildir. Devlet hiyerarşisi içinde TBMM tarafından hazırlanan yasalara ve yönetmeliklere göre doğrudan başbakanın emri ve bilgisi dâhilinde hizmet sürdürmektedirler.
Bunlar bilinmesine rağmen bu devlet hizmetinin neyi ve neden yaptığı dahi bilinmeden çete olarak nitelendirenlere ancak Türkiye’de “Araştırmacı gazeteci” sıfatı verilmekte ve genç gazetecilere örnek gösterilebilmektedir.
Fatih Güllapoğlu’nun yazdığı kitaptaki yalan yanlış bilgiler pek çok kere değişik zamanlarda gazete ve derilerde konu edildi.
Bunlara cevap vermeği önce gereksiz gördüm. Çünkü ne yapıp yapmadığımı en iyi ben biliyordum. Görev yaptığımız süre içinde kanunların verdiği yetki ve sorumluğu en iyi şekilde kullanarak başarılı hizmetler ürettiğimin bilinci içinde idim. Aslında karşı tarafın yaptığı tam bir psikolojik saldırı idi. Bizi tahrik ederek gizli devlet sırlarını ortaya dökmemizi istiyorlardı. Küresel güçlerin yazdığı ve ellerine verdiği senaryoya uygun maşa görevi yapıyorlardı.
Cevap için zamanın geldiğini değerlendirerek “Tanksız Topsuz Harekât” kitabına cevabımı Ağustos 2006 tarihinde Pegasus yayınlarından çıkan “BEYNİMİZİ KİMLER ve NASIL YÖNETİYORLAR-Küresel güçlerin Psikolojik Savaş Yöntemleri” kitabımda verdim.
Bu arada yine Güllapoğlunun kitabındaki bilgilere dayanarak Orhan Gökdemir imzasıyla Sorun Yayınları tarafından “ÖTEKİ İSLAM” isimli bir kitap çıkartıldı. Haziran 1995’te çıkan kitap baştan aşağı şahsımı hedef alan yalan yanlış iftira ve suçlamalarla doluydu. Çevremde susmakla yapılan suçlamaları kabul ettiğim bir gibi görüldüğünü tespit ettim ve hukuku devreye sokmaya karar verdim.
Kitabın yazarı Orhan Gökdemir ve Sorun Yayınlarının sahibi Sırrı Öztürk hakkında İstanbul 4 üncü Asliye Hukuk Mahkemesinde hem manevi tazminat ve hem de ceza davası açtım. 16 Nisan 1996’da başlayan Manevi Tazminat Davası 23 Aralık 1996’da tamamlandı. 1996/181 Esas ve 1996/589 Karar Numarası ile hem yazar ve hem de yayıncı tazminat ödeme cezası aldılar. Gerekli dersi aldıklarını düşünerek tamamlanmak üzere olan ceza davasından vazgeçtim.
Bu şekilde mahkeme yolu ile de haklılığımın kabul edilmesi sonucunda artık yazmazlar diyordum ama devlet-millet düşmanları aldıkları emirler doğrultusunda acaba bu devlete zarar verebilir miyiz? Düşüncesi ile yalanlarını tekrarlamaktan çekinmediler.
Bunları anlatmamın sebebi hiçbir şekilde aklanmak ihtiyacı değildir. Çünkü ben aldığım eğitim ve kültürle otuz yıllık şerefli devlet hizmetinde yaptığım her fiilin hesabını verecek durumdayım. Çünkü ben bilerek ve isteyerek devletime ve milletime yanlış yapmadım. Yapılmasına da asla fırsat vermedim.
Yaptığım görevler ve çalıştığım hizmet alanlarında bugün bahsedildiği gibi devletin içinde “Derin Devlet- Derin Çete” gibi oluşumların olup olmadığını en iyi bilenlerden biriyim. Ve ben böyle bir şeyin olmadığını birinci elden milletime duyurmayı bir görev bilerek DERİN DEVLET NEDİR? Kitabını yazdım. Bu şekilde halkıma doğruları vermeğe çalıştım.
Biz bileceğiz ki; Derin devlet; binlerce yıldan beri cihan devletleri oluşturmuş Türk milletinin genlerinde yaşayan devlet kavramının devlet memurlarında ortaya çıkmasıdır. Bu davranış biçimi ve ruh hali ile insanlarımız kanunların verdiği yetki ve sorumluluklar içinde kalarak devleti sahiplenirler. Bu olması gereken son derece iyi bir haslettir. Bizim dışımızdaki milletlerde sık görülmeyen özelliklerden biridir. Milletimizin ve dolayısı ile devletimizin gücüdür.
Derin devlet; binlerce yıldan beri cihan devletleri oluşturmuş Türk milletinin genlerinde yaşayan devlet kavramının devlet memurlarında ortaya çıkmasıdır. Bu davranış biçimi ve ruh hali ile insanlarımız kanunların verdiği yetki ve sorumluluklar içinde kalarak devleti sahiplenirler. Bu olması gereken iyi bir haslettir. Bizim dışımızdaki milletlerde sık görülmeyen özelliklerden biridir. Milletimizin ve dolayısı ile devletimizin gücüdür.
Devlet içinde kümelendiği belirtilen ve derin devlet olarak isimlendirilen oluşumlar gerçekte birer menfaat çetesidir. Bu çeteler küresel mihraklar tarafından bilerek ve planlı bir şekilde devlet içine yerleştirilmişlerdir. Bunların örneklerine rüşvet başta olmak üzere her türlü yolsuzluk ve sahtekârlık olarak her gün basın yayın organlarında rastlamaktayız. Bunları yargı önünde hesap verirken sıkça görmekteyiz. Devletin, adam öldürme, adam kaçırma, uyuşturucu ticareti ve silah ticareti v.s gibi yasa dışı işlerle uzaktan yakından alakası yoktur. Olamaz. Ama devlet memurları içinde böyle kirli işlere bulaşmış adamlar çıkabilir. İşte yasalar böyle durumlar için vardır. Bu illegal faaliyetleri kanunlar çerçevesinde etkisiz hale getirmek yine devletin asli görevidir.
Bana göre; “Derin Devlet” kavramı bundan sonra hiç kullanılmamalıdır. Bu kavram yetkili ağızlardan ele alınınca devletin varlığı ve gücü üzerinde soru işaretlerine sebep olmaktadır. Çünkü devletin derini sığı olmaz. Devletin oluşum şartları bellidir.
Devlet milletin bir arada yaşama azim ve iradesinin kurallarla belirlenmiş şeklidir. Devlet, vatan toprakları üzerinde yaşayan kurumsallaşmış millettir. Bir başka deyişle devlet milletin iradesinin organize olmuş şeklidir..
Devlet, yönetimde zafiyeti kesinlikle affetmez. Yönetim zafiyetleri sonunda kaos ve anarşiyi doğurarak hukuk nizamını zedeler. Hukuk sistemi yara aldığında toplumlar yönetilemez hale gelir. İşte bu durumlarda kendisini devletin yerine koyan birtakım güçler ortaya çıkar ve yönetimi paylaşmaya çalışır. Oysa yönetim asla paylaşılamaz. Çünkü devlet iradesi ortaklık kabul etmez.
Eğer bugünkü gibi en üst düzeyde devlet içinde çetelerin teşekkülünden söz ediliyorsa, bu çetelerden önce yöneticilerin kendilerine bakmaları, kendi hatalarını görmeleri ve derhal tedbir alarak bozulan devlet otoritesini ve aksayan kanun hâkimiyetini tesis etmeleri gerekmektedir.
Yönetim zafiyeti o ülke üzerindeki küresel psikolojik harekât saldırılarına karşı konulamaması durumunda ortaya çıkar. Bunun için yöneticilerimiz, yönetecekleri Türk insanını insanlarını iyi tanımalıdır. İnsan psikolojisini iyi kavrayıp insanlarımıza insan mühendisi titizliği ile yaklaşmalıdır.
İnsan psikolojilerini değiştirerek toplumları istediği şekilde yönlendirmeyi hedef alan Psikolojik harekât çok zor öğrenilen ve zor erişilen bir uzmanlık dalıdır.
Çünkü Psikolojik Harekât planlayıcıları doğrudan insanla, insan davranışlarıyla ve bu davranışlarda yapılacak tutum değişiklikleriyle uğraşır. Bilindiği gibi her fert başlı başına diğerinden ayrı bir varlıktır. Her insanın aile çevresi, eğitimi, kültürü, ihtiyaçları ile yaşamdan beklentileri doğrultusundaki tutum ve davranışları doğal olarak birbirinden çok faklıdır. Birbirine uymayan bu karakterleri iyi irdeleyip topluca tutum değişikliği yaratacak girişimlerde bulunmak ve bunu karşı tarafa hissettirmeden yapmak dünyanın en zor işlerinden biridir.
İki insanın birbirine benzemediği ortamda her şahıs için ayrı bir tutum ve davranış değişikliği planı uygulamak gerekir. Bu insanları tek tek etkileyerek içinde yaşadığı sosyal çevreyi yönlendirmenin Psikolojik Harekâtın asli görevi olduğu düşünüldüğünde iyi bir Psikolojik Harekât Uzmanı olmanın zorluğu bilimsel olarak ortaya çıkar.
Derin devlet suçlamalarına karşı devleti savunabilmek için yöneticilerin Psikolojik Harekât konusunu iyi bilmesi gerekmektedir. Bu yüzden hazırladığım “DERİN DEVLET” kitabında bu etkili ve sürekli savaş şekli üzerinde asgari bilgileri vererek kamuoyunun bilgilenmesini hedef olarak aldım.
Bugün özellikle ABD ve AB ülkeleri tarafından ülkemize yönlendirildiği bilinen Psikolojik Harekât saldırılarının içeride ve dışarıda milletimizin geleceğini karartmaya ve bizi birbirimize düşürmeye çalıştığını görüyoruz. Saldırılarını ülkemizin her yerine ve toplumun her kesimine yönelten küresel güç odaklarının Türk toplumunu birbirine düşman kamplar haline getirme hedeflerinde asla taviz vermeyecekleri açıkça görülmektedir.
Saldırıları hiç bitmeyen küresel güç odaklarına karşı mücadele etmenin en etkin yolu, geçmiş tecrübelerin ışığında aklımızı ve sağduyumuzu kullanmak, milli güç unsurlarımızı bilinçlendirerek bu saldırılarla mücadele edebilecek bir seviyeye çıkartmaktır. Bu maksatla günümüzün en etkili gücü olan bilgiye ulaşmamız, bilgiye egemen olmamız, bilgiyi değerlendirip yeni bilgilere ulaşmamız, yani bu mücadelede görev alacak insan gücümüzü çok iyi yetiştirmemiz gerekmektedir.
İnsan gücümüzü iyi yetiştirmenin yolu da kendi köklerimize, kendi gelenek ve göreneklerimize ve bunlarla yoğrulmuş binlerce yıllık zengin kültür değerlerimize sımsıkı sarılmaktan geçmektedir. Kendimizi Türk Milli Kültür değerleri ışığında çok iyi yetiştirip milli niteliklerle karakterimizi teçhiz etmeli yani milli bilinçle güçlenmeliyiz. Bu şekilde kazanacağımız milli şuur ile günümüz küresel saldırılarına karşı durmamız ancak mümkün olacaktır.
Milli şuurlaşma ve milli benliğin kazanılması ise üç-beş günde elde edilecek bir husus değildir. Plânlı, programlı ve disiplinli bir çalışma sonucu uzun vadede elde edilebilecek bir haslettir. Bu zaman dilimi son elli yılda Türk Toplumu üzerinde kültür emperyalizminin yarattığı derin çatlaklar göz önüne getirildiğinde en az 15-20 yıllık plânlı bir gayreti Grekli kılmaktadır.
Bununla birlikte halkımızın binlerce yıllık bilgi birikimi ve kültür kazanımları olduğu dikkate alındığında bu zamanın kısaltılması için tek çare vardır. O da ülke yönetimine acilen ehil, yetenekli, inançlı ve liderlik vasfını haiz kişilerin getirilmesidir.
Atatürk bu tip lidere en güzel örnektir. Atatürk, tamamen millet olma vasfını kaybetmiş ve her alanda teslim olmuş bir toplumla verdiği Kurtuluş Mücadelesini müteakip “Kayıtsız şartsız millet egemenliğine” dayalı Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni kurmuştur.
Bugün Gazi Mustafa Kemal Atatürk değerinde bir lider bulmak kolay olmayabilir. Ama O'nun fikir ve düşünceleri ile yoğrulmuş gençler kendilerine görev verilmesini ve imkân tanınmasını beklemektedir. Bütün olumsuz gibi görünen şartlara rağmen geleceğimizden karamsar olmamıza hiç sebep yoktur.
Şimdi, Türkiye’nin gündeminde lüzumsuz “Derin Devlet” tartışmalarının değil, ülkenin güçlenmesini sağlayacak her alandaki kalkınma projelerinin alması gerekmektedir.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
28 Şubat 2007 Çarşamba

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale