22 EKİM 2017 PAZAR

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İYİ İNSANLARI SAYGI İLE SELAMLIYOR, SEVGİ İ,LE KUCAKLIYORUM...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Savurganlık ekonomisi
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

 15 Mayıs 2001 Salı 

Dünya Bankası ve IMF'den 10 Milyar $ Kredi borcu alabilmek için adeta egemenlik hakkımızı dahi kaybedecek hallere düştüğümüz günümüzde, gözlerimizden kaçırılmak istenen çok önemli bir konuyu yeniden gündeme getirmek istiyorum.

Takriben bir ay önce Basın ve Yayın organlarımız Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği' nin hazırlattığı "Savurganlık Ekonomisi" başlıklı raporu gündeme getirdiler. Raporda verilen rakamlar ve önemli mesajlar değişken Türkiye gündemi içinde çok çabuk unutturuldu. En azından Fenarbahçe-Galatasaray Derbi Maçının onda biri kadar dahi kamuoyunun ilgisini çekmedi. Oysa raporun ortaya koyduğu tablo hiçde unutulacak gibi değildi. Konuyu unutmak değil, devamlı olarak gündemde tutmamız ve daima kullanmak üzere el altında bulundurmamızın gereğine inanıyorum.

TOBB tarafından Faruk TÜRKOĞLU'na hazırlattırılan "Savurganlık Ekonomisi "başlıklı rapora göre; 1990-2000 yılları arasındaki dönemde ekonomik savurganlığımızın yol açtığı zararın toplamı 195 Milyar Dolardır. Evet tam yüzdoksanbeş milyar dolarlık gelirimizi beceriksizce ve hovardaca harcayarak sokağa atmışız.(Yahut birilerini zengin etmek için kullanmışız). Bugün bu paranın takriben yirmide birini borç alabilmek için kapı kapı dolaşarak milli benliğimizden ve toplum onurumuzdan tavizler vermek durumunda kalıyoruz. Kaba bir hesapla yılda 20 milyar doları heba etmişiz.

18 Nisan 2001 tarihinde TOBB Yönetim Kurulu Üyesi Mehmet Balduk tarafından açıklanan 21 sayfalık rapora göre; geçen 10 yıllık sürede görev alan hükümetler kısa vadeli politik çıkarları uğruna ekonominin hızlı büyüme trendini frenlemişler ve Türkiyenin yıllarını boşa harcamışlardır.

Şimdi bu büyük savurganlığın rakamsal boyutlarına göz atalım.
* 8.6 Milyar $ : Ekonomik yönetim hataları dolayısıyla fazladan
 ödenen İç Borç Faizleri

* 95.0 Milyar $ : İç borçta kısır döngünün yükselttiği ana paranın faiz artışı.

* 6.5 Milyar $ : Politik ve ülke riski sebebiyle fazla ödenen dış borç faizi

* 6.8 Milyar $ : Geciken kamu yatırımlarına giden yıpranma ve bakım
 harcamaları

* 32.2 Milyar $ : KİT'lerin borçlanma ihtiyaçları toplamı

* 2.1 Milyar $ : İhale yolsuzluklarında kaybedilen miktar.

* 12.5 Milyar $ : Fon bankalarının toplam zararı

* 20.0 Milyar $ : Kamu bankalarının görev zararları

* 9.2 Milyar $ : Birliklere düşük faizli kredi verilmesi sonucu zarar

* 6.8 Milyar $ : KİT'lerin borçlanma ihtiyaçları toplamı

* 700 Milyon $ : Yurtdışı temsilciliklerin fazla kadrolarına harcama

* 640 Milyon $ : Lojmanların bakım ve onarım harcamaları

* 960 Milyon $ : Kamu araçlarının bakım ve yakıt masrafı
 
TOPLAM SAVURGANLIK : 195.2 MİLYAR DOLAR'DIR

Şimdi bu para Türk ekonomisi içinde kalsa idi kazancımız ne olacaktı ? Bunu biraz açalım.

1. Kişi başına milli gelirimiz ez az 4500 $ civarında olurdu.

2. İhracatımız en az 45 Milyar $ civarına çıkardı. Bu şekilde dış ticaret açığımız bulunmazdı. Yeni yatırımlara ek kaynak aktarır, yeni istihdam sahaları açarak işsizlik mevhumunu gündemden çıkartırdık.( 10 yılda 5 milyon kişiye yeni iş imkanı yaratılacağı hesaplanmıştır.)

3. Eğitim ve sağlık harcamalarına daha fazla kaynak aktarılacağından sağlıklı ve kaliteli insan gücü ile iş verimimiz ve dolayısıyla üretimimiz arttırırken, Türk insanının ortalama yaşam süresi uzatılabilirdi.

4. GAP bütün unsurları ile faaliyete geçerdi ve biz yeni GAP'ların yapımına başlardık.

5. Türkiye; kendisi için strateji uzmanlarınca biçilen Bölgesel Güç olma özelliğini kazanırdı.Bu ise hem kendisi ve hemde bölge ülkeleri için sürekli istikrarın sağlanması anlamına gelmektedir.

6. Türk Dünyası ile ilişkilerimiz çok daha sağlıklı yürürdü. İşbirliği ile güçbirliğimiz bizi Avrasya'nın OYUN KURUCU etkili gücü haline getirirdi.

7. Ekonomisi gelişmiş ve sağlıklı büyüme sürecini yakalamış bir Türkiye; bugün " Alırlarmı acaba ?" diye kapılarında yalvardığımız Avrupa Birliği'nin vazgeçilmez ve sözü geçen daimi üyesi olurdu.

Günümüzde; ülkemizin temel direği olan devlet memurunu, işçisini, köylüsünü, esnafını işsizliğe ve açlığa sürükleyen; onları yarınından ümitsiz bir karamsarlığa sokan yönetim ; demokratik teâmüllere rağmen sandalyesini terk etmemekte direniyor ve büyük bir pişkinlikle " biz gidersek yerimize gelecek yoktur. Ülkede kriz çıkar " diyebiliyor. Oysa asıl krizin " onların gitmemekte direnmesi ile çıktığı hususu " bütün çıplaklığıyla kamuoyunca bilinmesine rağmen sistemin bütün sınırlarını zorlayarak gitmemekte direniyor.

15 Mayıs 2001'de Türkiye; tarihinin en önemli ekonomik ve siyasi krizlerinden biri içinde bunalımdan bunalıma sürüklenmektedir. Birbiri peşisıra bilinçsizce gelen acımasız zamlar, halkın zaten olmayan alım gücünü iyice zorlamaktan başka bir işe yaramamaktadır. Şimdiye kadar alışkın olduğumuz örgütlü ve organize toplum hareketlerinin dışında geniş halk kesimlerinin katılacağı plansız ve aniden meydana gelebilecek şiddetli sosyal patlamaların meydana gelebilme şartları giderek artmaktadır. Örgütsüz toplum olaylarını önlemenin örgütlü direnişler kadar kolay olmadığıda bilinmektedir.

Bütün bu olumsuz şartlara rağmen ülkemizde çok önemli bir yeni oluşum meydana gelmektedir. Buna bir Toplumsal Devrim Başlangıcı'da denilebilir. Daha düne kadar Türk Toplumunun zirvesinde yer alarak gerek görev ve siyasi konumları ve gerekse servetleri ile ulaşılamaz- erişilemez - dokunulamaz denilen önemli isimler (alışmadığımız ve bugüne kadar görmediğimiz bir şekilde ) birer birer yaptıklarının ve yediklerinin hesabını vermek üzere adaletin önüne çıkarılmaktadır. Cavit Çağlar, Dinç Bilgin, Nail Keçili, Murat Demirel, Hayyam Garipoğlu gibi daha çok magazin sayfalarında ve sansasyon yaratan eylemlerde izlediğimiz kişiler hakim önünde hesap vermeye başlamışlardır.

Abdullah ÖCALAN, Cemil BAYIK, Alaattin ÇAKICI, Mehmet Ali AĞCA gibi isimler de şu anda yargının kontrol ve denetimi altındadır. Görünen o 'ki, artık taşlar yerinden oynamıştır. Bunun hiç bir şekilde geri dönüşü olmamalıdır. Zaten gelinen bu noktadan sonra dönmek mümkün değildir. Şüphesiz burada kurunun yanında yaşda yanacaktır. Ama alışmadığımız bu fırtına; birikmiş pek çok tozu ve tortuyu da söküp götürecektir.

Enerji Bakanımız Cumhur Ersümer; emrindeki bürokratların yolsuzlukları yüzünden istifa etmek zorunda kalıyor. Daha önce şahit olmadığımız bu gelişmeler; yaşadığımız güç günlerde geleceğimizin bugünkünden daha iyi olacağını müjdeleyen önemli ayrıntılardır.

Kendi insiyatifi dışında ceryan eden bu olayları Türk Toplumu dikkatle ve merakla izlemektedir. Tabiri yerinde kullanmak gerekirse; Türk Toplumu kabuk değiştirmektedir. Birkaç yıldır sürüklendiği tüketime yönelik, üretmeden ve kazancından fazla harcama alışkanlığı edinmiş sanal toplum görüntüsünden süratle uzaklaşmaktadır.
 
Belki taşlar yavaş yavaş yerine oturuyor. Fakat " ülkeyi yönetme sanatı" olan SİYASET ve SİYASETÇİ mevhumu giderek değer yitirerek halkın nezdinde mevcut ve geçmiş siyasetçiler tamamen sıfırlanıyor. Türk Toplumu mevcut siyasetçilere olan güvenini büyük ölçüde yitirmiştir. Aslında bu çok tehlikeli bir durumdur. Siyaset Kurumu olmadan ülkeyi yönetmeniz asla mümkün değildir.

Ülkenin her kesiminden yetişmiş insanlarımızın bugünkü kokuşmuş ve değerini kaybetmiş siyaset ortamını yeniden canlandırmak için siyasi görev almak için derhal teşkilatlanmaları ve meydana gelebilecek boşluğu süratle doldurmaları gerekmektedir. Halkımızın; yalan, dolan ve lâf üreten değil; bilgisi ve işindeki ehliyeti ile iş üreten, ülke kaynaklarına sahip çıkan, topraklarını ve insanını koruma bilincine erişmiş yeni yüzlere ve yeni beyinlere ihtiyacı vardır. Bu gidiş kaçınılmazdır. Yeni düzende yeni fikirler , yeni söylemler ve yeni ufuklar bu ülkenin geleceğini şekillendirecektir.

Eski ve denenmiş siyasetçilerimiz ile yöneticilerimizin önlerinde duran hayati ve tarihi görev, biran önce bulundukları mevkilerden çekilmeleridir. Fakat bunun için; bugünkü siyasi yozlaşmayı hazırlayan sebepleri ortadan kaldırmaları gerekmektedir. Yani eskiler, yeni geleceklere yeni bir Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim Kanunu çıkartmalıdır. Bu şekilde gerçekten ehil, vatansever, paraca değil bilgisi ve kültürü zengin genç ve dinamik bir kadronun önü mutlaka açılmalıdır.

Ülkemizde her alanda görülen değişim büyük bir hızla devam ediyor. Artık hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağı gün gibi aşikâr. Milletimiz bugünkü gibi pek çok badireden geçerek 12000 yıl öncesinden Türk Kültür Ögelerini günümüze taşıma başarısını gösterdi. Gelişen ve globalleşen dünyamızda, kendi kültürümüz ve öz değerlerimizi muhafaza ederek yarınlara ulaşabilmemiz için bugünkü çalkantılı dönemi büyük bir sağduyu ve kararlılıkla atlatmamız gerekiyor.

Sonuç olarak; Yukarıda verilen savurganlık ve sorumsuzluk rakamları bu ülke için çok büyüktür. Affedilmesi ve herhangi bir şekilde gözardı edilerek unutturulması mümkün değildir. Ülkemizin değerlerini bilgisiz ve bilinçsizce ,yani hovardaca harcayarak; halkını yoksulluk ve fakirliğe itenlerin hangi makam ve mevkide bulunursa bulunsun mutlaka cezalandırılması gerekmektedir. Bunların suçluları bulunmalı, kamuoyunun tatmin olacağı ve caydırıcı bir ortam yaratacak şekilde cezalandırılmalıdır. Bu rakamların örtülecek ve kazara olmuş süsü verilerek geçiştirilecek yanı yoktur. Olmamalıdır.

Hayatındaki büyük değişime ayak uydurmaya çalışan Türk Halkı büyük bir sabırsızlıkla kendisine bugünkü hayatı reva görenlerinde bu büyük değişimden ders almalarını umuyor ve bekliyor. Seçim sandıklarında oylarıyla onları cezalandırma hakkını her zaman elinde tutan Türk Halkına bu defa bu hakkın yetmeyeceği kesin olarak görülüyor.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
15 Mayıs 2001 Salı

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale