24 ŞUBAT 2017 CUMA

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İyi İnsanlarımızı saygıyla selamlıyor ve sevgi ile kucaklıyorum...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Kuzey Irak politikamız var mı?
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

Devletin içine düştüğü yok olma tehlikesinin korkunç derinliğini görmekten aciz olan zavallılar, elbette ciddi ve hakiki çareyi görmemek için gözlerini yumarlar. Gazi Mustafa Kemâl Atatürk (1924)

 19 Ekim 2006 Perşembe 

400 yıl Osmanlı’nın bir vilayeti olarak huzur ve güven içinde yaşayan Irak halkı dört yıldır devam eden ABD işgali altında zor günler geçiriyor. İşgalin başladığı günlerde yaptığım değerlendirmelerde; “ABD’nin Irak’a hâkim olabilmesi ve rahatça hareket edip petrolü denetim altına alabilmesi için yapacağı ilk iş Irak halkını birbirine kırdırmak olacağını” açıkça belirtmiştim. O gün bu söylemlerimi abartılı ve gerçek dışı olarak bulan çevreler bugün gelinen durumda ne kadar haklı olduğumu gördüler.
Bugün Irak halkı etnik ve dinsel açıdan tam anlamıyla bölünmüşlük manzarası taşımaktadır. Kimin kimi ne zaman öldüreceği belli değildir. Her gün yapılan vahşice bombalamalar ve silahlı saldırılarda ölenlerin sayısı ABD bombaları altında ölenlerin sayısına yaklaşmıştır. Bu yeni ulaşılan ve tipik bir iç savaşa dönüşen kargaşa ortamı ise en çok işgal güçlerinin işine gelmektedir. Halk birbirini yerken onlar kurtarıcı sıfatıyla orada bulunacaklar ve taraflar arasındaki kavgayı kızıştırarak onlar birbirini kıyasıya yerken sessizce malı götüreceklerdir. Birbirine düşman edilen gruplar arasında kan çoğaldıkça intikam hırsları artacak ve sonu bitmeyen mücadeleler sonunda fiili bölünmelere kadar dayanacaktır. İstenen sonuç zaten budur. Çünkü ülke ne kadar bölünmüş ve küçülmüş olursa kontrolün sağlanması ve yaptırım uygulanması o kadar kolay olacaktır.
Irak bizim komşumuzdur. Irak halkı bizim dostumuzdur. Hele sınırdan itibaren Osmanlı’nın MUSUL vilayetinde yaşayan soydaşlarımız dolayısıyla da kardeşimizdir. Iraktaki olaylar bizimle doğrudan ilgilidir. Bizim bu gelişmelere dışarıdan bakmamız stratejik bir yanlışlıktır. Iraktaki bizi doğrudan ilgilendiren olaylara işgal altındaki atanmış Irak hükümetinden veya işgalci ABD’den Türk milli menfaatleri doğrultusunda bir şeyler beklemek mümkün değildir.
ABD işgali dolayısıyla uzun süredir kontrol dışı kalan PKK’nın faaliyetlerinin son yıllarda ülkemizi içine düşürdüğü terör ortamını sıcak olarak yaşıyoruz. Ve elleri kolları bağlı oturuyoruz. Oysa kendi milli davalarımızda başkalarının icazetine ve yardımına ihtiyacımız yoktur. Hele terör konusunda bize yardım edebilecek hiçbir güç mevcut değildir. Biz kendi çıkarlarımızı kendimiz savunmak durumundayız. Bu konuda başkalarından izin almayız, sadece haber veririz. “Biz yapıyoruz. Haberiniz olsun. Kendinizi sakının” deriz.. Çünkü bu konuda milletçe çok deneyimliyiz.
Bu konuda geçenlerde basında yer alan bir haber çok gerçekçi olduğu kadar düşündürücü idi. Irak Devletinin Kürt kökenli dışişleri bakanı Hoşyar Zebari sonunda baklayı ağzından çıkardı. Herkesin bildiği, ama söylemekten çekindiği sözleri söyledi. Özetle, “ PKK’ya karşı ne bizim ve ne de ABD’nin hiçbir yaptırım gücü yoktur. Başınızın çaresine bakın” dedi. İşte Zebari’nin basına yansıyan demeci ile ilgili haber;

“… IRAK’ın Kürt Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari, Kuzey Irak’ta terör örgütü PKK yanlılarının kaldığı Mahmur Kampı'nın kapatılamayacağını belirterek, “Türkiye bize anlayış göstermeli. Şu anki ortamda Irak ve ABD’nin PKK’ya karşı cephe açıp savaşması mümkün değil'' dedi.
Kuzey Irak’ta yayın yapan ‘Kürdistan Nwe’ gazetesine açıklama yapan Irak Dışişleri bakanı Hoşyar Zebari, Türkiye ile Irak arasında yaşanan PKK ve Mahmur Kampı'na ilişkin krizi değerlendirdi. Türkiye’nin her koşulda PKK’ya karşı Irak’ın etkin bir şekilde harekete geçmesi çağrısında bulunduğunu hatırlatan Zebari, “ABD ve Irak’ın günümüz koşullarında PKK’ya karşı bir cephe açarak savaşması mümkün değil. Türkiye, bize anlayış göstermeli. Çünkü PKK’ya yönelik mücadele için, ülkenin güneyinden ve orta kesimindeki askeri gücü kuzeye çekip, burada mücadele göstermemiz zor. Irak’ta artarak devam eden bir şiddet döngüsü var. Öncelikli hedefimiz Irak’taki şiddeti durdurup, istikrarı sağlamaktır'' diye konuştu.
‘PKK'ya ateşkesi biz sağlattık’
Zebari, Irak hükümeti ve Federal Kürdistan hükümetinin baskısının PKK’ya saldırılara durdurmayı kabul ettirdiğini ileri sürerek, Irak topraklarında Türkiye’nin zararına olacak unsurları barındırmaktan kaçındıklarını iddia etti. Bakan Zebari, PKK konusunda askeri müdahaleden ziyade diyalog yolunu tercih ettiklerini söyledi.
Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari, Türkiye ile Irak arasında krize yol açan Mahmur Kampı’nın kapatılmayacağını da belirterek, “Herkes şunu bilmelidir ki, Irak hükümeti tek bir mülteciyi dahi çıkarmayacaktır. Bu alınan resmi bir karardır ve bu kararımızı herkese bildirdik. Ancak geldikleri topraklara geri dönmek isterlerse biz yardımcı olabiliriz'' dedi….”

Bu sözlerin benzerini bir yıl önce Temmuz ayı başlarında ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Eric Edelman’dan duymuştuk. Edelman yaptığı basın açıklamasında; “Irak'tan Türkiye'ye sızmaları önlemek için Türk yetkililerle birlikte çalıştıklarını, ABD askerlernini Irak'ta güvenlik konusunda büyük zorluklarla karşı karşıya bulunduğunu, PKK' ye karşı doğrudan bir askeri operasyon beklemememiz gerektiğini” açıklamıştır.
Daha sonra o zaman Kara Kuvvetleri Komutanı olan Yaşar BÜYÜKANIT paşanın haklı şikayetlerine şahit olduk.. Büyükanıt Paşa; “Türkiye’ye Kuzey Irak’tan tamamen askeri maksatlarla hazırlanıp NATO birliklerinde kullanılan C4 tipi plastik patlayıcılardan çok miktarda sokulduğunu, acil tedbir alınması gerektiğini, güvenlik güçlerinin elindeki imkânların ise eskisi gibi olmadığını ve uyum yasaları ile güçlerinin azaltıldığını” bildirdi.
Satın alınmış basınımız konuyu hemen sulandırdılar. Genellikle “Kara Kuvvetleri Komutanı kendi işine baksın, bunlar onun söyleyeceği sözler değil” şeklinde küçümseyici ve olayın vahametini aksettirmeyen beyanlarda bulundular.
Ülkeye Kuzey Irak yolu ile sokulan C4 patlayıcılarının 3.5 ton civarında olduğu basında yer aldı. Sonunda Hükümet; “Kuzey Irak’ta PKK’ya karşı tedbir alınmasını, alınmaz ise kendisi tedbir almak zorunda kalacağını ve sınır ötesi harekât yapabileceğini” ABD’ne resmen bildirdi. ABD, derhal cevap verdi. Bu arada akıl vermeyi de unutmadı. ABD’nin cevabı özetle şöyle idi;
“ Ben operasyon yapamam. Zaten Irak’ta güç şartlar altında güvenliği sağlamaya çalışıyorum. Siz operasyon yapacaksanız Irak’ta kurduğum meşru hükümet ile görüşün, ancak onlar izin verirse yaparsınız. Ayrıca operasyonları dışarıda değil, içeride yapın ve sakın kendi sınırlarınızın dışına çıkmayın.”
Olaya neresinden bakılırsa bakılsın hepsi yanlıştı.
Geçen süre içinde ülkemizde PKK saldırıları artarak devam etti. Hatta ateşkes yaptığını söylediği andan sonra da PKK saldırıları devam etti. Şimdi olayın oyalama süreci başladı. Ortaya terör koordinatörleri çıktı. Bir bakıma soruna çözüm üretmek değil, topu taca atarak zaman kazanmak gibi bir tutum içine girildi. Konu Türkiye için hayati önemi haiz olduğundan biraz derinliğine inerek konuyu açmakta yarar görüyorum.

ABD ve İngiltere kendi halklarının güvenliğini sağlamak gibi ulvi bir gaye ile binlerce kilometre öteden komşumuz Irak’a geliyorlar. Taş taş üstünde bırakmadan bombalıyorlar. Sonunda resmen işgal ediyorlar. Sonra konu Türkiye’nin güvenliğini ilgilendiren PKK olunca, ABD işgali altındaki bölgede üslenip güçlenmesine göz yumuyorlar, ve buna karşı tedbir alınmasını istediğimizde, “siz hiçbir şey yapamazsınız” diyorlar..
Akla ve mantığa sığmayan bu açıklamaları kabullenmek için ancak işgal altında bulunmamız veya bir ülkenin sömürgesi olmamız icap eder. Çok şükür henüz böyle bir durumda değiliz..
O halde bu cüret ve cesaret nedir?
İşte irdelenmesi gereken asıl konu budur..
Türkiye’nin tepkisiz kalması ve her saldırıya boyun eğmesi sonucunda bugün ABD tarafından Irak’a Cumhurbaşkanı olarak atanan eski aşiret lideri Celal Talabani ile kendini Irak Kürdistan’ı Başkanı seçtiren Mesut Barzani, Türkiye’ye aba altından sopa göstererek, “Türk askeri Kuzey Irak’a girerse sonu kötü olur” diyerek efendilerinin ağzı ile konuşmayı sürdürüyorlar.
Bizim her şeyi bilen entel aydın takımımız ise; “ Kandil dağına gitsek mi iyi olur, yoksa gitmesek mi? Acaba ABD’yi kızdırır mıyız? AB ülkelerinde böyle bir operasyonu anlatabilir miyiz? Gibi yuvarlak sözlerle olayı sulandırarak kafaları karıştırıyorlar. Sadece boş laf üretmekle kalmayıp, PKK’nın muhtemel bir operasyona karşı mevzilerini boşaltıp önceden tedbir almasına da imkan sağlıyorlar..
Sonunda olan ülkeye ve millete oluyor. Şehit kanları çoğalıyor. Valiler vilayetlerinde güvenle dolaşamıyor. Yol kesilip askerler ve belediye başkanları kaçırılıyor. Turistik tesisler bombalanıyor. Kışlalar bombalanıyor. Trenler demiryoluna döşenen mayınların patlaması ile yoldan çıkıyor. Uzaktan komutalı mayın ve patlayıcılar devreye sokuluyor. Milletin öfkesi giderek kabarıyor sabrı taşıyor..
Terör işini devlet makamları çözemiyor. Koordinatörler vasıtasıyla çözer gibi yapmağa çalışıyor. Oysa ABD ve Irak yönetimi kendilerinin PKK konusunda hiçbir şey yapamayacağını birinci elden resmen açıklamışlardır. O halde iş tamamen bize düşmektedir. Kaybedilecek zamanımız kalmamıştır. Eşkıya kış uykusuna yatıp palazlanmadan ortadan kaldırılmalıdır.
Biz 2000’li yılların başında terör olayını çözmüştük. Her karış toprağımızda devletin kesin hâkimiyeti vardı. OHAL kaldırılmış, terör bölgelerinde çok hızlı yatırım ve kalkınma hamlesi başlatılmıştı. Olayların bugünlere gelmesinin başlıca sebebi ABD işgali ile ortaya çıkan durumdur. Ayrıca anlamsız ve sonuçsuz kalacağı belli olan AB macerası da elimizi kolumuzu bağlamış, demokrasi söylemleri altında tedbir almamız imkânsız hale getirilmiştir.
Bugün terör ateşi yurdu sarmıştır. Türkiye’nin PKK ile mücadelesinde ABD gibi kaldırılması gereken önemli bir engeli bulunmaktadır. Çünkü Türkiye bilinçli olarak ABD ve AB tarafından terörün merkez üssü Kuzey Irak’tan uzakta tutulmuştur.
ABD yönetimi; başlangıçtan itibaren Kuzey Irak’taki Kürt varlığına dayanarak Irak harekâtını sürdürmüş ve Kürt unsurlarının yanında tavır koyarak bunu onlara yönetimde verdiği değer ile ispat etmiştir. Oysa ABD yönetiminin her ne sebeple olursa olsun Türkiye’nin menfi tutumuna rağmen Kuzey Irak’ta bir Kürt Devletinin oluşmasını kabul etmesi veya buna destek vermesi çok yanlış ve başarı şansı sıfır olan bir politikadır.
Çünkü biz istemediğimiz takdirde bu bölgede bağımsız bir Kürdistan’ın yaşaması asla mümkün değildir. Bunun yanında Türkiye’nin varlığı ve potansiyeli kapalı bir bölgede küçük ama bağımsız bir Kürdistan’dan ( her ne kadar İsrail tarafından destek görse de) çok daha fazla ABD’nin işine yarayacaktır. Bu hususun ABD yönetimi tarafından çok iyi değerlendirilmesi ve ağırlığını koyacağı yönü açıkça belirlemesi gerekmektedir.
Bugün ABD’nin destek ve himayesinde Kuzey Irak’ta toparlanarak kendini güçlü hisseden PKK örgütünün, Abdullah Öcalan’ın İmralı’dan gönderdiği talimatlar doğrultusunda başladığı saldırıların hedefi doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin toprak bütünlüğü ve egemenlik haklarıdır. Türkiye bu sıcak tehdit karşısında kendisini savunmak zorundadır. Bu en doğal hakkıdır ve bunu gerçekleştirecek güçtedir.
Türkiye, öncelikle PKK’nın konuşlandığı Kuzey Irak’ta egemen güç olan ABD’den hemen yardım ve destek istemiş, fakat ABD’den açıkça HAYIR cevabı almıştır. Şimdi kendi inisiyatifi ile PKK’nın kökünü kurutmak üzere bütün güçleri ile Kuzey Irak’a girmeli ve PKK yerleşim merkezlerini ortadan kaldırmalıdır. Bunun için artık kimseden izin almaya gerek yoktur. Çünkü bu bizim meşru müdafaa hakkımızdır. Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu maksatla bir ön hazırlık zamanına da ihtiyacı yoktur. Sivil irade “EVET” dediği anda, birkaç saat içinde geniş çaplı bir müşterek harekâta başlanabilir. Teröristler gizlendiği inlerden tek tek toplanarak adalete teslim edilebilir.
İşte şimdi ABD’nin terör koordinatörü E.Org. Ralston vasıtasıyla ABD hükümetine iletilecek husus şu olmalıdır. “Bu operasyonlar ile; PKK’ya karşı açıkça duyarsız kalan ve Irak’ta içinde bulunduğu güç durum yüzünden Kuzey Irak’ta olanlara seyirci kalan ABD’nin üzerindeki yük kaldırılmış olacaktır. Kuzey Irak her iki taraf için gerçekten güvenli bir bölge haline getirilmiş olacaktır.”
Bu operasyonlar ile Kandil Dağı başta olmak üzere bütün Kuzey Irakta üslenen PPK terör örgütünün gücü asgariye indirilirken ABD himayesi altında kendilerini dev aynasında gören Barzani ve Talabani aşiretlerine Türkiye’nin gücü bir kere daha gösterilecek ve sesleri kısılacaktır. Türkiye’ye rağmen bağımsız bir Kürdistan Devleti kurma isteklerinin bir tamamen hayal olduğu vurgulanmış olacaktır.
Bu operasyonlar ile kendi güvenlikleri için Okyanus ötesinden gelerek Irak’ı işgal eden ABD ve İngiltere’ye “Bu bölgeyi bizim güvenliğimiz için kontrol etmemizin zorunlu olduğu ve bunun gereğini yaptığımız” anlayacakları bir dille anlatılmış olacaktır.
Bu operasyonlar ile güvenliğimiz açısından bölgede konuşlandıracak birliklerimizle Ortadoğu’daki kırmızı hatlarımızın aynen devam ettiği vurgulanmış olacaktır.
Bu operasyonlar ile bin yıllık Türk yurdu olan Musul ve Kerkük’ten atılmaya çalışılan Irak Türkleri için büyük moral gücü sağlanacak ve maneviyatları yükseltilecektir.
Bu operasyonlar Türkiye’nin önündeki en büyük fırsattır. Bu şekilde hem kendisini tehdit eden PKK terör örgütüne önemli bir darbe vurulacak ve hem de bilinçli olarak uzakta tutulduğu Irak’taki yeniden yapılanma çalışmalarına doğrudan katılmış olacaktır.
İşte bunun için Türkiye; terör olayları daha da yaygınlaşmadan bütün yurt çapında başlatacağı PKK’yı ortadan kaldırma operasyonlarını süratle ve büyük kuvvetlerle Kuzey Irak sınırına kaydırmalı, bilahare yapılacak koordineli sıcak takip harekâtı ile bölgeye girilip terör merkezleri tamamen ortadan kaldırılmalıdır.
Bu asla bir işgal değildir. Durumdan vazife çıkarmaktır. Kuzey Irakta bu güne kadar yok saydığımız Türk varlığının böyle bir operasyona şiddetle ihtiyacı vardır.
Başka hâl tarzımız yoktur. Çünkü bu harekât, Türkiye’nin her türlü tavizi vermeye hazır teslimiyetçi tutumundan kurtulmasına da vesile olacaktır. Zaten, tamamen bizim dışımızda kendi kendine gelişen bu durumu değerlendirmekten başka çaremiz de yoktur.
Fransa başta olmak üzere Ermeni soykırımı iddiaları ile köşeye sıkıştırılmaya çalışılan Türkiye’nin böyle bir çıkış ile milli birlik ve bütünlüğünü pekiştirmesinde acilen ihtiyaç vardır. Konuya devam edeceğiz.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak komşumuz Irak’a karşı yapılan ABD saldırısını önleyemedik. İşgal üzerinden geçen dört yılın sonunda bölgenin en önemli oyun kurucu güçlerinden biri olmamıza rağmen, bugün dahi sınırlarımız ötesinde bizi doğrudan ilgilendiren ve etkileyen gelişmeleri de sadece seyretmekle yetiniyoruz.
Birinci Körfez Harekâtını müteakip Saddam’a karşı Çekiç Güç korumasına alınan Kuzey Irak’ ta gözümüzün önünde, bilgimiz dâhilinde ve bize rağmen bir Kürt devleti kurulmasını önleyemedik. Bu bölgenin dağlık doğu kesimlerinde üslenen PKK örgütüne karşı 1992 yılından beri Çekiç Güç himayesi altında yaptığımız operasyonlarda terör odaklarını tam olarak etkisiz hale getiremediğimiz gibi, kontrol altına dahi alamadık.
Güvenliğimiz açısından hayati önem taşıyan Kuzey Irak’taki askeri birliklerimizi ABD’nin işgal harekâtı öncesi takviye edemedik. Çekimser davranarak bir bakıma bölgenin Mart 2003 ‘ten itibaren tamamen ABD denetimindeki iki Kürt aşiret lideri Talabani ve Barzani’nin kontrolüne girmesini önleyemedik.
Bütün bunların yanında Misak-ı Milli sınırları içinde olmasına rağmen 1926’da İngiltere’nin oyunları ile elimizden çıkan Kuzey Irak’ta (Osmanlı’nın Türklerle meskûn Musul Vilayeti) ABD’nin 1991 Birinci Körfez harekâtından sonraki siyasi oyunlarını da engelleyemedik. Bir başka deyişle ata topraklarına ve bu topraklar üzerinde yaşayan Irak Türklerine ise hiç sahip çıkamadık. Irak’taki soydaşlarımızın kültürlerini muhafaza ederek ve kendi öz yurtlarında egemen olarak yaşamalarını temin edecek girişimleri de yeterince yerine getiremedik.
Kuzey Irak ile ilgili en yetkili ağızlardan ifade ettiğimiz “Olmazsa olmaz diyerek, savaş sebebi saydığımız Kırmızı Hatların” tamamı birer birer elden çıkarken biz yine bakakaldık. Bu konuda kendimiz bir şey yapmağı düşünmedik, ABD’nin bir şeyler yapmasını bekledik. Aslında ABD’ne de ne istediğimizi de anlatamadık.
En güzide askerlerimizin kafasına çuval geçirilirken dahi sesimizi çıkartamadık. Çuval geçiren ülkeye hesap sormadığımız gibi bir protesto notası dahi veremedik. Başbakanımız ve AKP hükümeti, milleti derinden yaralayarak milli gururumuzu yerle bir eden çuval hadisesini küçümsediler. “Diplomatik Nota” ve müzik notasını birbirine karıştırdılar. Adeta “ABD büyük devlettir ve böyle şeyler yapmağa hakkı vardır” gibi çarpık bir kamuoyu yaratılmasına imkan verdiler.. Uluslar arası hukuka göre en doğal hakkımız olan ABD’ni yaptıkları için kınayan bir nota dahi veremedik. Milletçe bu zilletin altında ezildik.
Irak’ta fiilen savaşa girmememize rağmen, yapılan saldırılarla kamyon şoförleri ve işadamlarımız başta olmak üzere en çok vatandaşı öldürülen ülke olduk.. Can kaybımız savaşa fiilen katılan İngiltere’den daha fazla oldu.
Bölgedeki hak ve menfaatlerimizi korumak bir yana ABD ve İsrail menfaatlerine uygun yapılanmalara da dur diyemedik. Aksine uyguladığımız pasif politikalarla onların hareket alanlarını genişlettik. Bir bakıma işgal için rahat hareket edebilmelerine uygun zemin hazırladık.
“Irak’ın toprak bütünlüğüne saygılıyız. Olayları dikkatle takip ediyoruz” gibi klişeleşmiş bir sözün arkasına sığınarak politika yaptığımızı sandık. Yapılanları ısrarla görmemezliğe geldik.
Oysa bugün Kuzey Irak’ta bize rağmen çok önemli gelişmeler oluyor. Biz yine seyrediyoruz. Bugün Irak’ta sayıları toplam nüfusun % 15 inden fazlasını teşkil etmelerine rağmen sahipsiz kaldıklarından her dönemde baskı altında tutularak asimile edilmeye çalışılan Osmanlı’nın MUSUL vilayetinde konuşlanan Irak Türkleri, şimdi de Kürt aşiretlerinin baskısı karşısında kendi başlarının çaresine bakmaya başladılar.
Sadece Türk oldukları için maruz kaldıkları büyük baskı ve şiddet karşısında tam doksan yıldır yılmadan mücadele eden Türk Toplumu aslında Irak’ın en tahsilli, en kültürlü ve aydın kesimini teşkil ediyor. Irak’ın demografik yapısı içinde bütün yönetimlerin üzerinde titremesi gereken en mütecanis bir grup olmalarına rağmen Türk olmaları, Türk sınırına yakın konuşlanmaları ve zengin petrol yataklarına sahip olmaları bu toplum üzerindeki baskıların temel sebebini teşkil ediyor. Bir bakıma, Türkiye Türkleri ile ortak dile ve kültüre sahip olmaları yüzünden bu bölgede Türkiye’nin güçlenmesini istemeyen dış mihrakların potansiyel hedefi haline geliyorlar. İşte sırf bu yüzden Türkiye’nin bu kardeşlerine sahip çıkması gerekirken, bugüne kadar Irak Türkleri için olumlu bir adım attığımız görülmedi.
Şimdi ise Irak Türkleri; ABD kontrolündeki Irak yönetiminin bölgedeki Kürt aşiretlerinin federal Kürt devleti kurma yolundaki çalışmaları karşısında korumasız kaldılar. Barzani ve Talabani'nin etnik esaslı federasyon girişimlerinden sonra Kerkük'te yaşananlar, Irak Türkleri ile Sünni Arapları birbirine yaklaştırdı. Kürt Federasyonuna Kerkük'ün de dahil edilmesine karşı Türkler ve Araplar, "Kerkük Irak kentidir" diyerek ortak bir duruş ortaya koydular. Fakat Kerkük’ün fiilen Kürt Federal bölgesi içinde kalmasına engel olamadılar.
Türkiye’den istedikleri ve besledikleri desteği göremeyen Irak Türkleri; ABD ile sıkı ilişkiler içine girdikleri için Arap Dünyasınca da istenilmeyen Kürtlere karşı bütün Araplardan destek beklemişlerdir. Bu amaçla 2004’ün son günlerinde Kahire'ye giden Irak Türkmen Cephesi yöneticileri önemli gelişmeler kaydetmişlerdir.
Türkmen Cephesi lideri Dr. Abdullah Abdurrahman başkanlığındaki Türk Heyeti Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa, Mısır Dışişleri Bakanı Ahmet Mahir ve dışişleri yetkilileriyle bir dizi görüşme ve toplantılar yaptılar. Görüşmeler sonunda yayınlanan bildiride dile getirilen hususlar önemli bir yakınlaşmayı vurguladılar..
Türkiye dururken Iraklı Türklerin bir Arap ülkesi ile yaptıkları bu karşılıklı yardım ve destek organizasyonu ülkemiz dış politikasının düştüğü aczin önemli bir göstergesidir. Tamamen uydu veya sömürge benzeri uygulanan bir dış politikanın bizi getirdiği durum Türkiye’nin dışarıdaki etkinliğinin bittiğinin resmi ifadesidir.
Mısır ve Türkmen temsilcilerinin ortak bildirisi şu şekildedir;
“Irak'ın toprak bütünlüğü korunacaktır. Bir grubun diğerini hâkimiyet altına almasına, ona baskı yapmasına izin verilemez. Kerkük bir Irak kentidir. Bir grubun yönetimine kesinlikle terk edilemez. Mısır, Iraklı grupların hepsine kapısı açık bir ülkedir. Türkmenler de Kahire'de Barzani ve Talabani gibi büro açabilir. Mısır, Irak'ın toprak bütünlüğünün korunması ve Irak halkını oluşturan grupların haklarının alınması için elinden geleni yapacaktır."

Bilindiği gibi, ABD'nin yaptığı anlaşmalarla Ürdün ve Mısır, Irak'ın yeni ordusu ve polisinin oluşturulmasında eğitim desteği vereceklerdi. Ürdün, yeni Irak ordusu için Araplar ve Kürtleri eğitmeye başlamıştı. İşte bu dengesizliği önlemek amacıyla Irak Türkmen Cephesi, Mısır'dan, Türkmenlere de askeri eğitim verilmesini talep etmiştir. Mısır Dışişleri Bakanı Ahmet Mahir, bu talebi olumlu karşılamış ve Türkmenlere de kontenjan oranında eğitim vereceklerini bildirmiştir. Iraklı soydaşlarımız, yani Türkmen kardeşlerimiz şimdi, Mısır'dan askeri eğitim almaktadır..
Dünya biliyor ki; Türkiye Ortadoğu’daki en güçlü orduya sahiptir. Türk Silahlı Kuvvetlerinin tamamı NATO teçhizatına sahiptir ve NATO eğitim ve öğretim standardına ulaşmıştır. Ordumuz, kendi silah ve teçhizatının önemli bir bölümünü kendi imkânlarıyla üretip, ürettiklerini ihraç etme durumuna gelmiş ender ülkelerden biridir. Bu arada dünyanın dört bir yanından gelen yabancı ülke askerine gerek kendi askeri okullarımız ile eğitim merkezlerimizde ve gerekse uzman asker öğretmenlerimizi göndererek istenilen yabancı ülkede çok üst düzey askeri eğitim vermekteyiz..
İşte üzücü husus burada orta çıkmaktadır. Türkiye, Türkçe konuşan Irak Türklerine eğitim vermiyor da, Arapça konuşan ve ikinci nesil silahlara sahip, ayrıca tarihinde tek bir askeri başarısı bulunmayan Ürdün ve Mısır askerleri Irak Türklerine eğitim veriyor!
Türk ordusu kendi soydaşlarımıza sahip çıkmazken, İsrail saldırısı karşısında mağdur oldukları savıyla yapılan BM düzenlemesi sonucunda Lübnan Ordusuna yardım etmek ve Lübnan Ordusunu eğitmek üzere bölgeye gidip yerleşiyor. Hem de, Lübnan devletinin parlamentosundan “ Türkiye Ermenilere soykırım yapmıştır” şeklinde karar çıkarıldığı bilinmesine rağmen Türkmen soydaşlarımızın hazin bakışları altında bu ülkeyi İsrail saldırılarına karşı korumak üzere Mehmetçikler gönderiliyor. Bu uygulama ne yazık ki duvarlarında hâlâ “ Hâkimiyet, kayıtsız şartsız milletindir” yazan TBMM kararı ile yapılıyor. Şimdi koyun kendinizi Iraklı Türkmen kardeşlerimizin yerine ve düşünün uğradıkları sahipsizliğin boyutlarını…
Düşünen beyinlerimizin ve aklıselim sahibi halkımızın bunların nedenlerini anlayabilmesi mümkün değildir. Bana göre mantıklı bir açıklamasının bulunabilmesi de mümkün değildir. Çünkü cumhuriyeti kuran Gazi Mustafa Kemal Atatürk; Türk ordularına “Türkiye’nin ve Türklük Camiasının şan ve şerefinin dâhili ve harici tehditlere karşı korunup kollanması” görevini vermiştir. Bu asli görev halen Türk askerlerinin uhdesinde aynen durmaktadır.
Görev belli ve aynidir. O halde neden? Bunun cevabını biz veremiyoruz ama Türkmen Cephesi sözcüsü Ahmet Muratlı’dan öğreniyoruz.;
"Şu anda Türkiye devre dışıdır. ABD'nin Ürdün ve Mısır'la eğitim anlaşması var. Ama Türkiye'yle yok. Bu nedenle Türkiye'den eğitim almamız söz konusu değil. Bunu bildiğimiz için Mısır ve Ürdün'ün vereceği askeri eğitimden yararlanmak ve yeni Irak ordusu içinde biz de yer almak istiyoruz. Iraklı olarak bu bizim de hakkımızdır."
İşte benim için bunun anlaşılması çok daha zor. 60 yıldır ABD ile her alanda eğitim antlaşması olan birkaç ülkeden biriyiz. 54 yıldır NATO içinde birlikte omuz omuza görev yapıyoruz. İzmir’de konuşlanan Türk ordularının komutasını üstlenen LANDSOUTHEAST (LSE) karargâhının komutanlığını uzun yıllar ABD’li orgenerallere bırakmışız. Ama sonunda aldığımız yanıt bu. Hep yaparmış gibi görünüyoruz. Ama hep bilinçli olarak olayların dışında tutuluyoruz. Ortadoğu’da yine bizim dışımızda bir şeyler yapılıyor. Gene devre dışı kalıyoruz.
Neredeydi Dışişlerimiz?
Neredeydi Genelkurmayımız?
Ve neredeydi Milli İstihbarat teşkilatlarımız.?
Misak-ı Milli’yi bize hedef gösteren Gazi Mustafa Kemal Atatürk bu manzara karşısında ne derdi. İşte bunu düşünmek dahi istemiyorum.
Bu arada ABD kaynaklı haritalar elden ele dolaşıyor. ABD ordu mecmualarında yayınlanan ordu kökenli kişilerce yapıldığı bildirilen ve Türkiye’nin yarısını içine alan bağımsız Kürdistan haritaları gözümüze batırılıyor. Demek ki, yavaş yavaş Türk kamuoyu alıştırılıyor. Irak’ın üç bölgeye ayrılması için çalışmaların tamamlandığı hususu en üst düzey toplantılarda açıkça dile getiriliyor. ABD başkanı Bush yaptığı canlı basın açıklamasında; “ Irakta batının ihtiyacı olan petrolü tam olarak kontrol altına almadan ve İsrail’in savunmasını tam olarak sağlamadan çıkmalarının mümkün olmadığını, bununda çok uzun bir zaman alacağının anlaşılması gerektiğini” açıklıyor.
Türkiye birkaç sivil toplum kuruluşu temsilcisinin cılız sesinin dışında konuya yabancı gibi davranıyor. İçeride her gün değişen basit gündemlerle boğuşan yönlendirilmiş medyamız konuları halkın gözünden kaçırma başarını her zaman gösteriyor.
Bugün geldiğimiz noktada, ABD’nin Irak’ı işgali ile başlayan süreçte Kuzey Irak’ın siyasi geleceğinin nasıl planlanacağı mevcut etnik yapısı ile içinden çıkılmaz bir muamma halini almıştır. Kuzey Irak’ı kendi askerleri için güvenli bölge seçen Amerika, Kürt lider Celal TALABANİ’ yi Irak Cumhurbaşkanı atadıktan sonra bölgenin kontrolünü de federal bir yapı içinde Mesut Barzani’ye teslim etmiştir. PKK’yı hem bu liderler ve hem de Türkiye’ye karşı kullanabileceği bir koz olarak elinde tutan ABD, “Tavşana kaç, tazıya tut “politikası uyguluyor. Yani her zaman olduğu gibi ipe un seriyor.
ABD’ye göre Kuzey Irak olarak adlandırılan bölge, Talabani ve Barzani’ye göre Kuzey Irak değil, Güney KÜRDİSTAN’dır. Federal devlet yapısının bütün organları ile tesis edildiği, parası, silahlı kuvvetleri, üniversiteleri, anayasaları ve kendi kanunları olan bu bölge bilahare kurulacak büyük Kürdistan’ın ilk aşamasıdır. Kerkük’ün bölge içine alınması ile bölge petrolünü işleterek maddi güç elde etmesi planlanan bu uydu devlet Türkiye, İran ve Suriye’deki Kürt nüfus için ciddi bir örnek teşkil etmektedir.
ABD’nin Birinci Körfez Harbini müteakip geçen 12 yıl içinde BARZANİ ve TALABANİ aşiretlerine dayanarak Kuzey Irak’ta kurdurduğu Kürt Devleti sadece bölgede yaşayan Türkleri değil, Araplarla birlikte diğer Kürt unsurlarını da rahatsız etmektedir. Çünkü bölgede sadece iki aşiret mevcut değildir.
Osmanlının Musul Vilayeti olarak geçen ve bölgenin bin yıllık gerçek sahibi olan Irak Türkleri ise, ABD desteği ile şımaran Barzani ve Talabani peşmergelerinin baskısı yüzünden son derece rahatsızdır. Yönetim açısından her an büyük bir kargaşa içine sürüklenmesi kaçınılmaz olan Kuzey Irak’taki huzur ve güven ortamı bölge sakinleri kadar Türkiye Cumhuriyetini de çok yakından ilgilendirmektedir.

Irak Türkleri Türkiye’nin kendilerine sahip çıkmamasından rahatsızlar ve bunu artık yüksek sesle her platformda dile getirmekten de kaçınmıyorlar. Türkiye’nin Kuzey Irak politikalarındaki belirsizliğe adeta isyan ediyorlar.
Bu isyanı en son olarak AK Parti Balıkesir Milletvekili Dr. Turhan Çömez, Kuzey Irak'ta Kerkük ve Erbil şehirlerine yapmış olduğu ziyaretin ardından, gözlemlerini kaleme aldığı "Türkmeneli Sahipsiz mi?" başlıklı makalesinde çok sarih bir dile açıkladı. Kuzey Irak bölgesinde gördüklerini bir rapor halinde hükümete sunan Turhan Çömez’in söyledikleri bir iktidar milletvekili için çok dikkat çekicidir. Görüşlerini kendisine ait “ http://www.turhancomez.net ” adresli sitesinde yayınlayan Çömez’in uzun makalesinin sonundaki “Neler yapmalı” bölümüne yer vererek Kuzey Irak’ın son durumuna bakmak istiyorum..

“ NELER YAPMALI?:

1- Irak Anayasası hükmünce, 2007 sonunda Kerkük’te yapılması öngörülen referandum kesin olarak yapılmamalı. Bugünkü koşullarda yapılacak referandum ile Kerkük’ün sözde Kürdistan’a bağlanması yönünde karar çıkacağı çok açık. Şehre getirilen 600 bin Kürtün vereceği oylarla şekillenecek referandum sonrası, bölgede önü alınamaz bir kaos başlayacaktır. Türkmenlerle Arapların kabul etmeyeceği bu sonuçla, Kerkük’ün statüsünün değişmesi, bir iç savaşı tetikleyecektir. Bu da hem Ortadoğu barışı, hem de Türkiye’nin ulusal güvenliği açısından son derece tehlikeli bir süreçtir. Türkiye; bu referandum için en az 10 yıllık bir normalleşme süreci istemelidir. Bu süreçte, Irak’ta yapılan son sağlıklı sayım (Irak’ta net Türkmen Sayısı bilinmiyor. Yapılan son dürüst-sağlıklı nüfus sayımında (1957) Türkmen nüfusu 600.000 idi. Bu rakam Irak genelinde % 9’a tekabül etmektedir. Bugün Irak’ta yaşayan Türkmen nüfusun %13 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bu da yaklaşık 2,5 milyon Türkmen nüfus anlamına gelir) esas alınarak, yeni listelerin oluşturulması sağlanmalıdır. Bu listeler, Türkiye’nin de içinde bulunduğu uluslararası gözlemciler tarafından denetlenmelidir. Türkiye, bunun dışındaki herhangi bir süreci kabul etmeyeceğini, bugünden ilan etmelidir.

2- Kerkük’te, bu koşullar altında referandum yapılması ve sonucunda, sözde Kürdistan’a bağlanması kararı çıkması halinde, Türkiye takınacağı tavra dair, bugünden bir pozisyon almalıdır. Hükümetin yapacağı açıklamalar yanında, TBMM’nin alacağı karar da son derece etkili olacaktır. TBMM, gerçekçi olmayan bir referandum sonrasında, Kerkük’ün sözde Kürdistan’a bağlanması ve sonucunda iç savaş çıkması halinde, Türkmenlerin ve Arapların ve burada yaşayan tüm toplumların güvenliğini sağlamak için, sınır ötesi barış harekâtı hakkının saklı olduğuna dair bir kararı tartışmalıdır. Kuzey Irak gündemli ve kapalı olarak yapılacak bir toplantıyla, TBMM, süreci her açıdan değerlendirmelidir.

3- Türkiye, İran ve Suriye, Irak’ın kuzeyinde yaşanan gelişmelerden birincil olarak etkilenecek üç ülkedir. Her üç ülkenin katılımıyla oluşturulacak bir çalışma grubu ile, Irak’ın kuzeyindeki gelişmeler tüm boyutları ile değerlendirilmeli ve ortak vizyonların oluşturulmasına katkı sağlanmalıdır.

4- Bölgede yaşayan tüm gruplarla, komşuluk ve akrabalık ilişkisi bulunan Türkiye’nin, Kerkük ve Erbil’de başkonsolosluklar açması şarttır.

5- Yaşayanların çoğunun Türkmen olduğu ve Türkçe konuşmanın son derece yaygın olduğu Erbil’de, Türk okullarının açılması, Türkçe yayın yapan radyo-televizyon ve gazetelerin teşvik edilmesi son derece önemlidir.

6- Uzun yıllar uygulanan asimilasyon ve soykırım nedeniyle, Türkmenler, hem coğrafi, hem de siyasi olarak çok parçalı ve etkisiz yapılara ayrılmıştır. Türkiye, bu yapıların her bakımdan birlik ve beraberlik içinde olmalarını, Irak yönetiminde, siyasal olarak etkin bir güç haline gelmelerini teşvik etmelidir.

7- Türkiye, geçen yıl Kuzey Irak’a 1.5 milyar kilovat/saatlik elektrik satmıştır. Yeni anlaşmalar askıya alınmalı ve gelişmelere göre pozisyon alınmalıdır.

8- Türkiye’nin güney sınırında, Irak’a geçişi sağlayacak ikinci bir kapı mutlaka açılmalıdır. Bunun pek çok açıdan, bugün ve ilerleyen yıllarda yararı olacaktır. Habur Sınır Kapısının işleyişli daha verimli ve denetimi daha sağlıklı hale getirilmelidir.

9- Dicle nehri üzerinde, projelendirilen ancak yapımına halen başlanamayan Ilısu Barajının inşaatına süratle başlanmalıdır. Bu baraj, Türkiye’nin elinde son derece önemli stratejik bir kozdur.

10- Sayın Başbakan’ın ve Sayın Dışişleri Bakanı’nın, Kerkük’ü de kapsayacak bir Irak ziyaretleri, bugün ve önümüzdeki süreç için, anlamlı ve yararlı olacaktır.

Turhan Çömez bir tıp doktorudur. Buna rağmen kaleme aldıkları hususları uzak görüş sahibi bir Türk’ün istediği takdirde neler yapabileceklerinin tipik bir göstergesidir.
Bir milletvekili kendi imkanlarıyla gerçekleştiği birkaç günlük bir gezi sonunda böyle bir değerlendirme yapabiliyorsa bu devletin dış politika oluşturmakla görevli kurumları nerdedir ve ne yapmaktadır.?
Biz biliyoruz ki; Turhan Çömez’in gözlemleri ile ortaya koyduğu durumlara birkaç gün içinde gelinmemiştir. Bunlar çok uzun süreli yürütülen kişiliksiz ve tamamen dışarıdan güdümlü bir dış politikanın günümüze yansıyan izleridir.
Ben burada iddia ediyorum. Turhan Çömez’in sunduğu rapor da diğer pek çok rapor benzeri sumen altı edilecektir. Turhan Çömez’in sitesinde kalan makalesi yeni gündem maddelerinin baskısı altında zaman içinde gündemden düşecektir. Ve sonunda Iraklı soydaşlarımız küresel saldırılar karşısında kendi başlarının çaresine bakmaya devam edeceklerdir.

Musul kuzeyinden başlayarak, Kerkük, ve Bağdat’a kadar uzanan bölge en az bin yıldır Türk ülkesidir. Bölgede yaşayan Türkler, Türkiye Türklerinin de büyük çoğunluğu gibi Türkmen / Oğuz kökenlidir. Aslında “Türkmen” demek “Türk” demektir. Irak’ta sayıları, resmen iki milyon olarak gösterilse bile Kerküklü Türkler bunun en az üç buçuk milyon olduğunu ve Irak nüfusunun %15ini teşkil ettiklerini bildiriyorlar. Tamamı okumuş ve kültür seviyesi en üst düzeyde olan medeni bir toplum oluşturuyor Irak Türkleri.
Irak Türkleri; İngiltere başta olmak üzere küresel güçler tarafından Osmanlının bu bölgede bıraktığı, kendilerinden olmayan ve Türkiye’ye bağlanmak arzusu içinde bulunan bir topluluk olarak değerlendirilmiştir. Bu yüzden Irak Türkleri, yeni gelen bütün Irak yönetimleri tarafından devamlı baskı altında tutulma politikasının hedefi olmuşlardır. Fakat sırf Türk oldukları için Irak Türk Toplumu üzerinde her devirde yapılan çeşitli baskılar ve asimile çabaları bu toplumu yıldıramamıştır. Aksine onların birlik ve beraberliğini güçlendirmiş ve takviye etmiştir. Üzerlerindeki müthiş baskı Türk milleti olarak bütün milli kültür değerlerine sahip çıkmalarını tetiklemiş ve asimile olmalarını önlemiştir.
Irak Türk Toplumunun birlik ve bütünlüğünün ayakta tutulması ve Türk kültürünün muhafaza edebilmesi için büyük mücadeleler verilmiştir. Şehit ve gazilerinin artan sayıları toplumu birbirine daha da yaklaştırmıştır.
Bugün ABD işgalini ve Kürt baskısını yaşayan Irak Türkleri, sadece kendilerine yapılanı değil, Osmanlı’nın mirasını paylaşan diğer ülkelerdeki Türk nüfusa uygulanan haksızlıkları da görüyorlar. Yaşanılan akıl almaz mezalimi ve binlerce yıllık bir kültüre sahip Türklerin eski Türk topraklarında yok olması için oynanan oyunları kendileri de aynen yaşadıklarından çok iyi anlıyor ve biliyorlar.
Ama onlar kendilerine yapılan haksızlıklarla mücadele ederken en büyük desteğin Anavatan olarak gördükleri Türkiye’den gelmesi gerektiği bilincini de hiç kaybetmiyorlar. Bu bilinç ile her fırsatta Türkiye dışındaki Türklerin durumunu, uğradıkları haksızlıklar ve mezalimi, sürekli olarak uluslararası kuruluşlar nezdinde dünya kamuoyunun gündemine getirmesi gerektiğini belirtiyorlar.
Bugün gelinen noktada, Irak Türklerinin yaşadığı Osmanlının Musul Vilayetinin Kürt Federasyonuna devredildiğini ve 1000 yıllık Türk şehri Kerkük’e PKK bayrağının dikildiğini gördük. Bu vahim olaya tepkimiz bizzat Dışişleri Bakanı GÜL’ün ağzından sadece “Gelişmeleri dikkatle takip ediyoruz” idi. Beyni yönlendirilmiş basınımız ise bu gelişmeyi önemsemedi bile..
Biz Kerkük’ün işgali günlerinde Kürt peşmergeleri tarafından özellikle bölgenin Türklüğünü ispat edecek TAPU SİCİL DAİRESİ’nin yağmalanması görüntülerini bile manasız gözlerle seyrettik. Milletçe esef duyduğumuz, öfkemizi kabartan bu vahim olaya karşı yetkili ve etkili bürokratlarımızdan hiçbir tepki gelmediğine şahit olduk. Gözlerimizin önünde bin yıllık bir tarih yok edilirken Türk ve Türkmen sözcüğünü hiç ağzımıza almadık. Çünkü biz, 12 yıl önce ABD ve bizim desteğimiz ile oluşturulan Kürt devletinin varlığına alıştırılmıştık.
Kerkük’ün peşmerge güçlerinin kontrolü altına girmesinin sonunda bölgenin planlı olarak Kürtleştirilmesi çalışmalarını ve bölgeye civar illerden yapılan Kürt göçünü ve birbiri peşi sıra oluşturulan yeni Kürt mahallelerini izledik. Ve yine sustuk..
- Peki neden böyle oluyor?
- Neden biz soydaşlarımıza sahip çıkamıyoruz?
- Televizyon ekranlarına sık sık getirilen Ortadoğu haritasında Türkiye’nin bütün doğusunu içine alan Kürdistan haritası gözümüzün içine batırılarak bölgede oynanan büyük oyunun sürdürülmesine ve bu haritalar açıkça batı ülkelerinin resmi makamlarının ellerinde dolaşıp çekinmeden iş yerlerine asılmasına rağmen neden acaba Türk yetkililer, bu bölgelerde Türklerin de yaşadığından hiç söz etmiyor?
- Neden, hiç bir yetkilimiz çıkıp ta, “Hayır orası Kürdistan değildir. Buralar Türkiye’dir” diyemiyor?
- Neden, “Türkiye’de hangi ırk ve dine mensup olursa olsun sadece Türkler yaşar” denilemiyor ?
Türk dünyası tarafından anavatan olarak değerlendirilerek kendileri ile doğrudan ilgilenilmesini istemelerine rağmen Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dış Türkleri yok farz etmesinin cevabını hemen vermek zordur. Bu sorunun cevabı bir değil, birkaç doktora tezinin konusu olacak kadar geniş çalışmalarla verilebilir. Ben bu yazı dizisinde ancak durum tespiti yapıp sorunun çözümünü ilgili ve yetkili makamların insafına bırakıyorum.
Biz biliyoruz ki, insan hakları havariliğini kimseye bırakmayan Avrupa’nın ortasındaki Saray Bosna’da dünyanın gözleri önünde cereyan eden vahşi katliamların bilinen tek hedefi vardı. O’da Avrupa’daki Türk varlığını kesinlikle bu topraklardan kazımaktı. Bütün uygulamalar bunu teyit eder şekilde devam eder ve katliam derecesinde cinayetler işlenirken çağdaş batı medyası ve onların güdümünde olmayı görev edinen Türk basını sadece Arnavutlardan, Sırplardan, Hırvatlardan ve başka bir millet zannettikleri Boşnak’lardan bahsetmiştir. Saldırı hedefinin, Balkanlardaki Türk varlığına son vermek olduğu bilinmesine rağmen Türkiye’den resmen bir kınama dahi yapılmamıştır. Bu bölgede birilerinin yürüttüğü politikalarda figüran olarak kullanılmaktan başka bir işlem yapılmamıştır. Kuzey Irak’ta da benzeri durum vardır.
Dünyanın neresine giderseniz gidin Türklere sorulan ilk soru Kürtlerin ve Abdullah ÖCALAN’ın durumudur. Siz istediğiniz kadar anlatın. “Türkiye’de kim Kürt, kim Türk ayırt edemezsiniz. Bizde zaten böyle ayrıcalıklar yoktur. Onlar bizim bin yıldır iç içe yaşadığımız kardeşlerimizdir” deyin. Kimseyi inandıramazsınız. Yabancılar nereden bilsin ki. Onlar Türkiye ile ilgili veya Türkiye’den, hiç bir Türk lâfı duymuyorlar ki. Türkiye’de Türklerin yaşadığından dahi haberleri yok. Aslında Türk ve Türkiye terimlerinin kullanılmaması Osmanlıdan gelen bir gelenek olarak Atatürk’ten sonraki Türk yöneticilerine miras olarak kalmıştır.
Bizim nesillerimiz yetişme çağında dış Türklerden bahsetmenin suç olduğunu gördü ve tabutluklara tıkılıp tırnaklarının sökülmesine kadar işkenceleri yaşadı. En sonunda böyle bomboş yetiştirilen tepkisiz bir toplum haline getirildik. Dış Türklerden bahsedenin ırkçı olarak nitelendirilip ağır cezalara çarptırıldığı bir toplumun yöneticilerinden ne beklenebilir ki? İşte bütün bu olanların (veya olması gerektiği halde yapılamayanların) sebebi yıllarca dış mihrakların kışkırtıcılıyla sürdürülen Türk düşmanlığından kaynaklanmaktadır.
1984 yılında Silahlı Kuvvetler Akademisi müdavimi iken arkadaş olduğum akademi öğrencisi Amerikalı bir Kurmay Binbaşının kullandığı Türkiye haritası beni çılgına çevirmişti. Aslında bu haritayı ABD’de her hangi bir kırtasiyeciden almak mümkünmüş. Yurtdışına çıkan her ABD subayına böyle bir harita verilirmiş. Gittikleri ülkelerde hangi tip insanlarla karşılaşacağını belirten, sadece bilgi vermek amacına yönelik son derece masum bilimsel çalışmalarla hazırlanmış (!) bir harita imiş.
Renkli Türkiye haritası üzerinde yüze yakın mahalli giysileri içinde görünen insan fotoğrafları vardı. Bu insanlar Türkiye’nin hangi bölgelerinde yaşıyorlarsa bu resimler oralara konulmuştu. Resimlerin altlarında da bu ırklar ile ilgili aydınlatıcı basit bilgiler vardı. Dünyaca meşhur National Geography Dergisinin hazırladığı bu Türkiye haritasında ne yazık ki hiç Türk yoktu. Türkler dışında bütün etnik unsurlar vardı. Böyle bir mozaik yapıda nasıl birlik ve bütünlük içinde yaşadığımıza bir türlü akıl erdiremeyen Amerikalı binbaşıya kim olduğumu anlatmak için hayli zorlandığımı hatırlıyorum.
Ben ısrarla Türküm derken, o bana inanmıyordu ve inatla bana bu resimdekilerden hangisi sensin? diye soruyordu.

Türkiye içinde PKK saldırıları karşısında gencecik evlatlarını şehit veren anne ve babalar devletin PKK terörüne çare bulmasını beklerken, yani yurtiçinde kendi can ve mal güvenlikleri tehdit altındayken Lübnanlı Arapların güvenliklerini sağlamak için bölgeye Mehmetçikleri gönderen zihniyetten ne bekleyebiliriz?
Türkü ve Türklüğü tanımayan ve görmezlikten gelen şartlanmış beyinlerle sürdürülecek dış politikaların başarı şansının olmayacağı açıktır.
Kendi içinde kendi milli benliğini tanımaktan ve tanıtmaktan kaçınan bir milli eğitim sisteminin olduğu bir ülkenin aydını olarak dış Türklerin bizden bir şey ummalarının daima hüsranla sonuçlanacağını değerlendiriyorum.
Türkiye ve Türklere yapılan saldırılara karşı mücadelenin usul ve metotları Türk okullarında Türk çocuklarına öğretilmemektedir. Sadece kızıp bağırmak ve inkâr edip, bu korkunç kültür katliamını görmezlikten gelmek yetmiyor ve sorunu çözmüyor. Ben bunun mücadelesinin ancak ayni silahla, yani bilinçli bir eğitim ile verilebileceğini söylüyor ve tedbir almayanları kınıyorum..

Ama nerede, kim tarafından ve nasıl bir eğitimle sorun çözülecektir.? İşte cevap bekleyen büyük sorun da budur.
İlköğretim okullarımıza kadar inen müthiş disiplinsizlik öğretmen ve velileri çileden çıkartmaktadır. 12 yaşına kadar inen uyuşturucu bağımlılığı ile üniversitelere ulaşan gençlerimiz burada da yabancı dil öğretiminin verdiği garip baskının altında milli benliklerinden tamamen uzaklaşmaktadır.
Biz biliyoruz ki Türkiye, Sertap Erener ile temsil edildiği Eurovision şarkı yarışmalarına kendi dili ve kıyafeti ile değil, İngiliz dili ve Arap kıyafeti ile katıldığı için ilgiyi çekmiş ve birinci olmuştur. Kendi milletini barbar ve soykırım yaptı diye suçlayan Orhan Pamuk Nobel ile ödüllendirilmiştir. Son yıllarda ülkemizde giderek hızlanan milli kültür yozlaşması ve yabancı hayranlığının her kanaldan dayatılması yüzünden Türk dünyasının anavatanı konumundaki Türkiye Cumhuriyeti Devletinde Türklük bilinçli sistemli bir şekilde ortadan kaldırılmakta ve insanlarımız kendine ve kendisini simgeleyen milli değerlerine karşı yabancılaşmaktadır.
İşte bu yüzden Irak Türklerinden önce kendi Türklerimize sahip çıkmamız gerektiğini belirtmekte yarar görüyorum. Biz önce kendi kültürümüze ve kendi insanımıza sahip çıkalım. Ancak ondan sonra milli şuura ve bilince erişmiş insanlarımız dünya Türklerinin sorunlarına sahip çıkabilir. İşte yapılması gereken acil iş budur..
Türklere ve Türk Kültür mirasına sahip çıkmadığımıza ait o kadar çok misal verilebilir ki bu sayfalara sığmaz. İşte birkaç çarpıcı misal;
** Turizm Bakanlığınca “tanıtım” diye Türkiye “Hıristiyanlık haritaları” dağıtılmıştır. Bir iki basın organında konu dile getirilince “Ya öylemi. Yanlış yapmışız” denilerek haritalar toplatılmaya çalışılmıştır.

** Türkiye’ye gelen yabancılar eğer İngilizce biliyorlarsa ülkemizde hiç yabancılık çekmezler. Çünkü ülkemiz artık Turgut Özal’ın dediği gibi “Küçük Amerika” haline dönüşmüştür. Bu küçük Amerika’da Türkleri bulmak çok zorlaşmıştır. Çünkü bütün ülke çapında cadde ve sokaklarımızda, işyerlerimizde, tabelalarımızda Türkçe tedavülden kalkmıştır. Türkiye’de geçerli dil artık Türkçe değil, İngilizcedir.

** Özellikle, bugün ülkemizde Türk Mutfağı bulmak için zorlanırsınız. Mc Donalds, Burger King, Kentucky Fried Chicken gibi FAST FOOD’ların arasına serpiştirilmiş Meksika, İtalyan, Çin ve Japon Restaurantları arasından Türk Restaurantlarını (? ) bulmak zordur.

** Bütün saygın eğitim kurumlarımızda derslerimiz artık İngilizce verilmektedir. Türk vatandaşları, evlâtları İngilizce öğrensin diye birbirleriyle kıyasıya yarışmaktadır. Türk Okulları, Türklüğü ve Türkçeyi değil İngilizceyi iyi öğretmek için kitaplarını yurtdışından orijinal olarak getirmektedir. İngilizce yapılan eğitim sisteminin kökleşmesi için ithal edilen kitaplarla Türk çocukları öncelikle ABD gelenek ve göreneklerini eksiksiz ve en doğru şekilde öğrenmektedir. Yine bu yabancı dil ile eğitim verilmesi için okullarımızda yeteri derecede ana dili İngilizce olan ABD, İngiltere, Pakistan, Avustralya ve Kanada’lı öğretmenler getirilmekte ve evlatlarımızın beyinleri bunlara emanet edilmektedir.

** Şimdi siz yanılıp ta çocuklarınıza Türklerle ve Türk Kültürü ile ilgili şeyler sormayın. Çünkü sevgili yavrularınızı utandırır ve güç duruma düşürürsünüz. Kısacası ülkemize gelen bir yabancının yolu kazara okullarımıza düşse, İngilizce ve Türkçe arasında kalarak kültürünü kaybeden çocuklarımıza ve bu çocukların oluşturacağı milletimiz ile bunların yöneteceği devletimize acır. Buralarda artık Türk kalmamış sözünün geçerliliğine inanır.

** Gazetelerimizin İnsan Kaynakları ekleri ise küreselleşme boyutlarının ülkemizde aldığı mesafeyi çok güzel yansıtmaktadır. Çünkü Türklerin Türkiye’de istihdam edilecekleri iş ilanlarının yarıdan çoğu İngilizcedir. Özgeçmişlerin yerini CV (sivi)’ler almıştır.

** Televizyon ve radyo kanallarımız ise özellikle seçtikleri çarpıcı İngilizce isimlerle ve Türkçeyi İngilizce aksanı ile konuşan ANCHORMAN’ ları ve DJ’leri (dijileri) vasıtasıyla birbiri ile RATING yarışına girmişlerdir. Bebekler ‘BABA’dan önce COLA’yı öğrenmektedir.
Sonuç olarak;
Biz önce kendi milli değerlerimize, tarihimize ve kültürümüze sahip çıkmak zorundayız. Milli değerlerden yoksun nesillerin yönettiği Türkiye Cumhuriyeti Devleti; kendi milli değerlerini birer birer kaybederken kendi sınırları dışında bulunan Türk soydaşlarına yapabileceği fazla bir şeyin bulunmadığı bir gerçektir.

Bana göre bunun devamı, milli benliğimizden uzaklaşarak tarihin derinliklerinde kaybolmamız sonucunu doğurur. Her insanın bir kimliği ve kişiliği vardır. Bağlı olduğu bir ailesi, içinde yaşadığı bir toplum vardır. Bunun dışında yaşayamaz. Devletlerinde kendisini oluşturan milletin değerlerini taşıyan milli kültür ve milli şuuru olmalıdır. Milli şuurla beslenen milli benlik olmayınca milletleşme olmaz. Millet olmayınca da devlet olunamaz..
O halde biz önce kendi içimize dönüp evimizin içini düzeltmedikçe, Atatürk’ün Türk ordularına verdiği “Türkiye’nin ve Türklük camiasının şan ve şerefini iç ve dış tehdide karşı koruma görevini yapabilmemiz mümkün değildir. Dolayısı ile Irak Türklerinin korunması ve Irak’taki haklarımızın elde edilmesi istikametinde bugün bu kadrolarla yapabileceğimiz tek şey gelişmeleri tribünden seyretmektir.
Aslında bu günkü iletişim imkânları ile Türk milletini milli şuurla beslemek ve milli hedefler doğrultusunda yönlendirmek hiç de zor değildir. Yeter ki başarma azim ve irademiz ile kendimize güvenimiz tam olsun.
Ülkemin mevcut yönetim kadrolarıyla içine düştüğü bugünkü aşağılayıcı durumdan kısa sürede çıkacağına inanmıyorum.



Dr. Tahir Tamer Kumkale
19 Ekim 2006 Perşembe

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale