25 Kasım 2017 Cumartesi

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İYİ İNSANLARI SAYGI İLE SELAMLIYOR, SEVGİ İ,LE KUCAKLIYORUM...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Türkiye'de irtica vardır. Tedbir alınmadığı takdirde irtica tehdit niteliği taşıyacaktır
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

Din lüzumlu bir müessesedir Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası var ki din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfın din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler iğrenç kimselerdir. İşte biz bu vaziyete muhalifiz ve buna müsaade etmiyoruz. Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1930)

 9 Ekim 2006 Pazartesi 

Hemen her gün Türkiye’nin gündemine ilişkin konularda okuyucularımla bir arada olmak ve karşılıklı fikir alışverişinde bulunmakla yazar ve okuyucu arasında duygusal bir bağ oluşuyor. Bu bağ okuyuculardan gelen sayısız görüşlerle kendini gösteriyor. Okurların çoğu konu hakkındaki görüşlerime katıldıklarını söylerken, pek çoğu da adeta konuyu veriyor ve istediği konuda yazı yazmamı istiyor. Ve hatta neden yazmadığım hakkında beni sorguluyor.
Meslekten gazeteci olmadığım için bunun iyimi-kötümü olduğunu sorgulama lüksüm yok. Fakat bu davranışlar benim için manevi bir destek oluyor ve yazmaya zorluyor.
Peki bunları niye belirtme ihtiyacı duydum?
Çünkü son günlerde devletin zirvesinde artan İRTİCA tartışmaları sonunda vefalı okuyucularımdan “Gerçekten İrtica tehdidi var mı? Başbakan yok diyor. Cumhurbaşkanı ve komutanlar var diyor. Hangisine inanacağız?” şeklinde sorular soran ve neden irtica konusunda yazmadığımı sorgulayan pek çok E-Posta aldım. Oysa ben bu konuda BİLDİRİYORUM sütunlarında görüşlerimi pek çok kez dile getirmiştim. Demek ki zaman zaman ayni konulardaki görüşleri yinelemekte yarar varmış.
Bu yazı serisinde irtica ile ilgili görüşlerimi sizlerle paylaşacağım. Fakat öncelikle şunu belirtmeliyim. İnsan topluluklarının olduğu her yerde irtica vardır. İrtica dün vardı. Bugün vardır. Yarın da olacaktır. İnsanların doğuştan var olan dini duygularının ve inanç sistemlerinin karşı tarafın ekonomik, sosyal ve siyasi çıkarları doğrultusunda istismar edilmesi olarak özetleyeceğimiz irtica, ancak insanlar bilgilendirilmediği ve yeterli tedbirler alınmadığı takdirde tehdit teşkil edebilir.
İrtica başlı başına bir tehdit olmasının yanında bölücülük tehdidi ile birlikte düşünüldüğünde ülke insanlarının bölünmesinde ve birbiri ile çatıştırılmasında etkin rol oynayabilir. İrtica, anayasal rejimin değiştirilmesi konusunda da etkili bir tehdit unsurudur.
Avrupa Birliği yolunda taviz vere vere ilerlemeğe çalışan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin %99’u Müslüman olan halkının kafası bugün Avrupa’nın akıl almaz istekleri karmakarış olmuş durumdadır. İrtica ile ilgili olarak sokaktaki vatandaşın gözüne çarpan manzaradan bir kesit alalım;

- Vatikan destekli misyonerlik çalışmaları ile Anadolu’nun her köşesinde ( Hiçbir Hıristiyan bulunmasa dahi) birbiri peşi sıra kiliseler açılmaktadır.
- Müslüman Türk halkı üzerinde çok yoğun bir Hıristiyanlaştırma faaliyeti sürdürülmektedir.
- Papanın İslam dini hakkında son yaptığı konuşma İslam’a karşı adeta bir haçlı savaşının başlama emrinin verilmesi gibi bir görünüm halini almıştır.
- Fener Rum Patrikhanesi ve Ruhban Okulu Türkiye’nin gündeminden düşmemektedir.
- Alevilik ayrı bir din gibi gösterilerek Alevilik inancına sahip yurttaşlarımız azınlık gibi gösterilmek istenmektedir.
- Tarikatlar yasaklanmasına rağmen çeşitli tarikat mensupları özel kıyafetleri ile serbestçe ortalıkta dolaşabilmektedir. Bunlara hiçbir yasal işlem yapılmamaktadır.
- Cami cemaatlerinin ve tarikat mensuplarının yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde kendi inanç kurallarını yerleştirdikleri ve kendileri gibi olmayanları hoş karşılamadıkları ve zaman zaman taciz ettikleri görülmektedir..
- Başörtü ve Türban konusu her zaman Türkiye’nin gündemindeki özel yerini muhafaza etmektedir.
- Dini cemaat mensuplarının devlet kadrolarına kendi yandaşlarını getirme çabalarının büyük bir hızla devam etiği gazete manşetlerinden düşmemektedir.
- Tarikat ve cemaatlerin maddi kazanımlarının büyük meblağlara ulaştığı belirtilmektedir. Bazı cemaat önderlerinin televizyonlardan yayınlanan cenaze törenleri tam bir gövde gösterisine dönüşmektedir.
- İnternet aracılığı ile sanal alemde binlerce irticai yayın yapan kuruluş, kolaylıkla Cumhuriyet karşıtı ve kendi belirledikleri İslami anlayış kurallarına dayalı bir devlet oluşumu lehinde çalışmaktadır.
- Danıştay’a yapılan kanlı saldırının da sebebinin de yine irtica ile ilgili olduğu bilinmektedir.

Bunlar günümüzde göze çarpan sadece birkaç başlık. Ve bunlar sadece bizim dışarıdan algıladıklarımız.
Oysa “İrtica tehdidi vardır” diyen Cumhurbaşkanı ile komutanlar bizim gibi değiller. Onlar bizim gibi sadece gördükleri ile değil, ellerindeki bilgi toplama kaynaklarından kendilerine gelen bilgilere ve değerlendirmelere dayanarak böyle konuşma ihtiyacı duymuşlardır. Demek ki, böyle bir tehdidin varlığı ilgili makamlarca kendilerine kanıtlanmıştır. Bu durumda devletin yetkili kurumlarınca konunun enine boyuna incelenerek gecikmeden tedbir almaları gerekmektedir.
Bu çağrıya kulak vermeden hemen reddetmenin siyasi kadrolar için tarihi bir hata olduğunu değerlendiriyorum.
Tekrar AB isteklerine dönelim.
AB yöneticileri; Uyum Yasaları ve İkiz yasalara dayanarak adım adım ülkemizin sosyal dokusunu parçalama çalışmalarına devam ediyorlar. Her fırsatta dini değerlerimize saldırarak Türk toplumunun Müslümanlıktan kaynaklanan güçlü dokusunu parçalamaya çalışıyorlar.
Hemen hatırlayalım. Avrupa Konseyi; "Türkiye'den nüfus cüzdanlarındaki din ibaresini çıkarmasını ve okullardaki zorunlu din dersi uygulamasından vazgeçmesini" dahi isteme cesaretini göstermişti.
Biz biliyoruz ki, kişinin kalbinde dini duygulara yer yoksa ve inanmıyorsa anne ve babasının dininin nüfus kâğıdında yer alması hiç bir mana etmez. Bu tamamen sembolik bir durumdur. Ama anayasada yer alan okullarda verilen din dersinin kaldırılması konusu hem anlamsız, hem gereksiz ve hem de çok tehlikeli bir istektir. Toplumumuzun temeline dinamit koymaktır. Ülkede irtica’ın gelişip yaygınlaşmasına zemin hazırlamaktır.
Biz biz bu konuyu Tevhid-i Tedrisat Kanunu ( Eğitimin Birleştirilmesi ve Milli Eğitim Bakanlığının kontrol ve denetimi altına alınması ) ile, yani Atatürk İnkılâpları çerçevesinde çıkartılan kanunla halletmiş idik.
Çocuklarımıza dini bilgileri okullarda veremeyeceksek, nerede vereceğiz.? Temel dini bilgiler okullarımızda verilmez ise, işler içinden çıkılmaz hale gelir ve insanın en önemli duygusu olan inançları istenildiği gibi istismar edilerek ortaya garip ve tehlikeli bir durum çıkar.

Kişinin bir inanç sistemine mensup olup-olmama keyfiyeti bireysel bir karardır. Yani tamamen kendi ihtiyarına kalmış bir konudur...
Ama inansın veya inanmasın her kişinin toplumunun dini, ahlaki, kültürel değerlerini bilmesi, gerekiyorsa bilerek bu değerlere inanması lazımdır.
Bugün ortada Avrupa Birliği yok. Bizi içlerine alıp almayacakları belli değil. 15 yıl sonrasına uzanan ucu açık bir müzakereler silsilesi içine girilecek. Daha şimdiden adamlar toplum yapımızı temelden sarsacak temelsiz ve tutarsız hususları yapmamızı istiyorlar.
Din müessesesi ülkemiz için çok önem arz eden temel dayanaklarımızdandır. İnsanlarımızın saf ve temiz dini duyguları daima kendilerine siyasi ve ekonomik rant elde etmek isteyen bir takım mihraklar tarafından kullanılmış ve millet olabilmenin bütünleştirici ve birlikteliği sağlayıcı bu en temel unsuru şer güçler elinde yozlaştırılmış, insanlarımız kandırılarak devletine düşman hale getirilmiş ve sonunda toplumumuz bundan derin yaralar almıştır.
Bu bakımdan son derece hassas dini konularda oynanan oyunları çok iyi bilmemiz gerekmektedir. Şimdi ülkemizdeki duruma bir göz atalım;
AK Parti'nin tek başına iktidara gelmesini müteakip yabancı basın organları başta olmak üzere bizim aydın geçinen bir kısım entelektüel kalabalığımız; bu partinin İSLAMCI bir parti olduğunu ve ülkemizdeki irtica faaliyetlerinde belirgin bir artma olacağı tema’sını işlemeye başlamışlardır..
Aslında bu cahil denecek kadar dini konularda bilgisiz aydınlar takımı da halkın % 34 'ünün oyunu alan bir partinin Radikal bir dini fikir anlayışı içinde bulunamayacağını çok iyi biliyorlardı. Çünkü radikal söylemleri ve tutucu fikirleri olan partilerin ülkemizdeki oy oranının daima % 1'in altında olduğuna her seçimde şahit olmuştuk. Buna rağmen ülkemizi karıştırmak, nifak tohumları ekerek beyinleri bulandırmayı kendi asli görevi gibi gören bu mihraklar artık boşuna çaba sarf ettiklerini bir türlü anlamak istemiyorlardı.
AK Parti; seçimlerde sağ-sol-ılımlı-radikal düşünceye sahip olan toplumun her kesiminin oyunu almış ve bir bakıma kitle partisi'ne dönüşmüştür. İstese de bazılarının yakıştırmaya çalıştığı bir eylem içinde bulunması fiilen mümkün değildir. Aksi takdirde çok kısa bir süre sonra dağılır, ufalanır ve bir daha gelmemek üzere tarihe karışır. Bunu parti yöneticilerinin çok iyi bildiklerine inanıyorum. Ayrıca ülkemizin birlik ve bütünlük ile istikrar aradığı şu günlerde irtica konusunun gündemde olmaması gerektiğini vurguluyorum...
Ama ülkemizde irtica vardır. Cumhuriyetin kurulduğu yıllardan başlayarak ülkemizin gündemini işgal eden önemli konulardan biri İRTİCA' dır. Dün vardı, bugün vardır, tedbir alınmadığı takdirde yarında olacağı açıktır. Hele Avrupalı istiyor diye dini eğitim ve öğretimi de kontrol edemeyeceğimiz kişi ve kuruluşlara teslim edecek olursak irtica daima başımızı ağrıtan bir tehdit olma özelliğini koruyacaktır.
Bilindiği gibi İRTİCA; eğitimsizlik ve cehalet’in doğal sonucudur. Doğru bilgilerle bilgilendirilmiş eğitimli kitlelerin bulunduğu toplumlarda etkili olabilmesi mümkün değildir.
Kamuoyumuzun konu hakkında daima bilgiye muhtaç olduğu varsayımından hareket ederek bu hususta halkımızın bilmesi gereken asgari kavramları irdeleyelim.
İnsanoğlunun en önemli ihtiyaçlarının başında inanma ihtiyacı gelir. "İnananların dini inançlarının sömürülmesi ve sömüren mihrakların menfaatleri doğrultusunda bu inançların kullanılması " olarak özetleyebileceğimiz bu olgu sadece bizim değil, devlet olma aşamasına erişmiş bütün milletlerin ortak sorunudur.
İnsanların dini duygularının sömürülmesi ve bu uğurda insanların şuursuzca kullanılması insanlık tarihi kadar eskidir. Bu davranışı yalnız Türk Toplumuna özgü bir karakter olarak algılamak çok yanlıştır.
Çünkü çeşitli dinler ve inanç farklılığı olan ayni toplumlar arasında çok şiddetli savaşların ve kitlesel katliamların yaşandığına tarih şahittir. Tarihte meydana gelmiş bütün büyük savaşların sebepleri ekonomik olarak gösterilse dahi, insanların bu savaşa taraf olmalarında kullanılan tema; din ve inanç farklılıklarıdır.
İnsanoğlu bu arz üzerinde kaldığı sürece bu kavga devam edecektir.
Peki tarihten ders alınmayacak mıdır? Mutlaka alınacaktır.
Fakat tarihini araştıran, okuyan, anlayabilen ve bundan ders çıkartmasını bilen yöneticilere sahip olunduğu takdirde bunun cevabı EVET'tir. Fakat bizim gibi okumayı, incelemeyi ve araştırmayı sevmeyen bir toplumda bu gibi derslerin alınarak yeni yetişen nesillere aktarılması pek mümkün olamamaktadır.
Din; milleti meydana getiren unsurlar arasında en önemlisidir. İnsanın yapısındaki dini ve ahlâki geleneksel bağlar yaşantısında çok önemli bir yer tutar. Bu bakımdan yöneticiler tarafından insanın ruhsal yapısını meydana getiren bu unsurlar her durumda ciddiyetle göz önünde bulundurulmalıdır.
Her insanın kendine mahsus inanışları, değer hükümleri ve manevi bağları vardır. İnsanlar bu inançlarından dolayı tenkit edilmemeli, ayıplanmamalı, hor görülmemelidir.
Nitekim Anayasamızın “DİN VE VİCDAN HÜRRİYETİ”Nİ belirleyen 24 üncü Maddesi ile bu konu doğrudan yasaların korunması altına alınmıştır.
İRTİCA; esas itibariyle sadece din alanında görülen bir hareket değildir.
İRTİCA; sosyal ve politik bir hareket olup gayesi; Atatürk'ün deyimiyle "Atılan nâfi (yararlı) bir adımı ortadan kaldırarak eskiyi geri getirmektir."
İRTİCA; Toplumsal değişmelere karşı gösterilen ve akıldışı yanı ağır basan bir reaksiyondur.
Gerçekleştirilen her sosyal ve siyasi değişme, yararlı ve akla yatkın bir biçimde cereyan etmeyebilir. Bu bakımdan bu değişikliklere tepki gösterilmesi normal karşılanabilir. Çünkü bunlar genellikle irticai bir karakterde değildirler. Ülkemizde sosyal ve siyasi tepkiler çoğunlukla dinden yararlanmayı düşündükleri yahut dini bir karaktere bürünüp, tepkiler din adına ortaya konduğu için İRTİCA KAVRAMI; daima din alanıyla organik bağı olan bir problem olarak görülmüştür.

Her türlü ilerlemeye açık olan ve hatta her alanda gelişmeyi teşvik ve adeta emreden İSLAM DİNİ'nin irtica ile herhangi bir ilgisi yoktur. Hep ileriye, daha ileriye, daha iyiye, güzele doğruya koşan insanların dini olan "İSLAM" ile "İRTİCA" kesinlikle bağdaşmamaktadır. İRTİCA; dinin bizzat kendisinden değil, yanlış bir din anlayışından ve cehaletten güç almaktadır.
Hangi derecede yaşanırsa yaşansın, ister tek tek kişiler tarafından, ister toplu olarak uygulansın dinin icaplarını yerine getiren bir yaşamın irtica ile ilgisi yoktur.
Zamanla dini hayatın içine giren yanlış tefsirler ve hurafeler, yahut dinin manâ ve ruhunu anlamayan bazı kimselerin din alanında öne sürdükleri sözde yeniliklere tepki göstermenin de söz edilen irtica ile bir ilgisi yoktur.
Peygamber ve Sahabe'nin yaşadıkları sade dini hayatı örnek alarak böyle bir hayatı yaşama arzusu içinde bulunmanın da ( Çevrelerini rahatsız etmedikleri ve kendileri gibi olmaya zorlamadıkları sürece) irtica ile ilgisi yoktur.
İrtica hareketi, çoğunlukla bilgisizlik, taassup, yobazlık, çıkar hesapları ile birlikte bulunduğundan irticai tutum ve davranışları tam olarak belirlemek hiç de kolay değildir.
Atatürk İRTİCA kavramını;" milli hâkimiyet prensibine karşı çıkarak saltanat ve hilâfeti geri getirmek isteyenlerle, lâikliği dinsizlik olarak görenler" için kullanmıştır.
Atatürk'ün ölümünden sonra O'nun yerini dolduracak bir önderi bulmanın imkânsızlığı sebebiyle, çok partili siyasi ortama girildiğinde karşılıklı dinsizlik ve irtica suçlamaları ülke çapında karışıklığa yol açarken, vatandaşlarımız arasında kamplaşmalar meydana gelmeye başlamıştır. Ortamı müsait bulan bazı cahil ve yobaz kişilerin irticaî tutum ve davranışları alenen yaptıkları gözlenmiştir. Bu kişilerin tutum ve davranışlarının sebepleri sosyal ve siyasal açıdan iyice tespit ve tayin edilerek önleyici tedbirler alınması gerekirken bu yola gidilmemiştir.
Hatta bunların faaliyetlerinden siyasi çıkar dahi umulmuştur. Canlılık kazanan tarikat faaliyetleri çağın gerekli kıldığı bilgi ve dinamizmden yeterli ölçüde nasiplerini alamadıkları için irtica ve gericilik olaylarının gelişmesi önlenemeden günümüze kadar ulaşmıştır.
Konuyu biraz daha açarak irticai ortamın nasıl geliştiğini anlamaya çalışalım.
İnsanoğlu doğumu ile beraber getirdiği inanma ve din duygusunu daima geliştirmek ve iyi bir dindar olabilmek için bir ömür boyu çaba harcar. Her insanda doğuştan bulunan dini duygular herkesin kolayca anlayıp kavrayacağı kadar basit ve anlaşılır şekilde değildir.
İman ve inanç sahibi insanlar; inandıkları dinlerdeki indirilmiş kutsal kitaplarda farz olunan hususlara uyma ve yerine getirme ihtiyacından dolayı, bu işi bilen bilge ve bilgin kişileri, yani konunun uzmanlarını daima ararlar ve onlardan bilgi edinerek inançlarını kuvvetlendirmek isterler.
Bu son derece doğal olan ihtiyaç; kitâbi dinlerin peygamberleri eliyle insanoğluna gönderildiği yıllardan itibaren toplumları bu kutsal kitapların istekleri doğrultusunda bilgilendiren kişilerin meydana çıkmasına sebep olmuştur.
Daha sonra bu bilgilendirme işini yapan kişilerin etrafında toplanan insanlar; bu bilge kişinin fikirlerini, yorumlarını ve yaşam tarzını kendilerine örnek alarak onun öğretilerini nesilden nesile günümüze kadar taşımışlardır.
İnsanoğlu var olduğu sürece dini duygular onunla birlikte gelişecek ve bu konuda aydınlatma ihtiyacı ebediyen devam edecektir. Bunun fiziki olarak önlenmesi mümkün değildir. İşte bütün diğer dinlerde olduğu gibi son din olan Müslümanlıkta da insanlığın son peygamberinin Hazreti Muhammed Mustafa ve en son kitabının da Kuran olduğu bilinmesine rağmen, tarikat ve cemaat olgusu Türk Toplumunun yaşantısında daima görülmüştür. Ve hep ön planda yer alarak sosyal yaşamımızı önemli derecede etkilemiştir.
Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş ve yükselme dönemlerinde eğitim, gelişme, kalkınma, ülkedeki birlik, beraberlik ve adalet anlayışının sağlanmasında en büyük desteği tarikatlar başta olmak üzere dini kuruluşların yaptığı bir gerçektir. İmparatorluğun son dönemlerine gelindiğinde ise dini teşekküller giderek bu işlevlerini yitirmişler ve adeta ülkenin geri kalmışlığının baş destekleyicisi durumuna düşmüşlerdir...
Başlangıçta her biri birer bilim ve kültür yuvası olarak görev yapan dini teşekküller; son dönemlerde dini kisvelerinden sıyrılıp siyasi ve ekonomik alanda güç merkezi olmaya başlamışlar, her türlü ilerleme ve teknolojik gelişmenin karşısına kaba kuvvetle çıkarak toplumun geri kalmasının başlıca sebebi olarak görülmüşlerdir.
Milli Mücadele döneminde Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarına karşı başlatılan isyanları örgütledikleri bilinen bu teşekküller; Cumhuriyet döneminde de yapılan ve yapılacak inkılâpların önündeki en büyük engel olarak görüldüğünden tamamı kanun ile kapatılmıştır.
Tarikat çalışmaları ve eğitimleri yasaklanmış ve dini eğitim veren Şeriye ve Evkâf Bakanlığı kaldırılmıştır.
Çıkartılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile dini eğitim dâhil her türlü eğitimin devletin kontrol ve denetimi altında Milli Eğitim Bakanlığına bağlı okullarda verilmesi uygulaması başlatılmıştır.
Anayasamızda, devletimizin temel ilkelerinden biri olan LAİKLİK İLKESİ' ni teminat altına alma ve bu ilkeyi korumak amacıyla bu ilkenin uygulanmasını sağlayan 8 Kanun; "İNKİLÂP KANUNLARININ KORUNMASI "adı ile 174 üncü ve sonuncu madde olarak yer almıştır. Ve bu maddeler üzerinde tartışma dahi yapılamayacağı hükmü getirilmiştir..
Yine anayasamızın DİN VE VİCDAN HÜRRİYETİ başlıklı 24 üncü maddesi, dini konuları disiplin altına almıştır. Bu madde;
"Herkes, vicdan, dini inanç ve kanâat hürriyetine sahiptir. 14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak kaydıyla( Madde 14: Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılması) ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir. Kimse, ibadete, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz... Din ve ahlâk eğitimi ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır.
Kimse, devletin sosyal, ekonomik, siyasi ve hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar sağlama amacıyla her ne surette olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz." Şeklindedir.
Burada gördüğümüz belirgin ibarelerle Anayasa'mız vatandaşların dini duygularını, kanaatlerini ve uygulamalarını tamamen serbest bırakmış ve bu konudaki istismarları anayasal koruma altına almıştır.

Anayasanın dini konuları düzenleyen maddeleri çok açık ve anlaşılır olmasına rağmen ülkemizde vatandaşlarımızın dini duygu ve düşüncelerinin tarikat ve cemaatler tarafından büyük bir baskı ve denetim altında tutulduğu her dönemde görülmüştür.
Tarikatlar ve dini cemaatler ülkemizin her yanını örümcek ağı gibi sarmıştır. Ticaretten, siyasetten başlamak üzere her yerde dini cemaatlerin faaliyetlerini görmek mümkündür.
Ne yazık ki bu gibi yapılanmaların pek çoğu; vatandaşlarımızı dini bilgilerle güçlendirmek yerine onları kendi siyasi ve kişisel çıkarlarına alet olarak kullanmaktadır. Yine bunların bir kısmı; Türkiye üzerinde menfaati bulunan dış kaynaklı odakların destek ve teşvikleri ile bu ülkeyi ayakta tutan temel dinamiklerden en önemlisi olan Atatürk'ün kişiliği ile Atatürk İlkeleri ve Atatürkçü Düşünce Sistemine karşı amansız bir savaş vermektedir.
Sadece daha iyi dindar olabilmekten ve dini görevlerini layığı ile yerine getirmekten başka bir amacı olmayan pek çok yurttaşımız adeta din tüccarlığı yaparak ülkemizi ortaçağın karanlık dehlizlerine geri döndürmek isteyen bu sözde dini kuruluşların yöneticilerinin elinde oyuncak olmaktadır.
Bugün görülen manzara ve gelinen seviye; dini kuruluşların her alanda etkinliklerini devam ettirdiği ve son derece güçlü ve yaygın bir konuma geldiklerini göstermektedir.
Nitekim eski başbakanlardan Bülent Ecevit, bu tehlikeyi görmüş ve irtica ile mücadelenin etkin bir şekilde sürdürülmesini sağlamak amacıyla, kamu kurum ve kuruluşlarına 22 Temmuz 1999 tarihinde bir genelge yayınlamıştır...
Aşağıda yer alan Genelge de görüleceği gibi "İRTİCA İLE MÜCADELENİN BİR DEVLET POLİTİKASI OLDUĞU" özellikle vurgulanmıştır.

22Temmuz 1999 İRTİCA İLE MÜCADELE GENELGESİ:

1. Türkiye Cumhuriyeti Anayasamızda belirtilen temel niteliklerine karşı yürütülen rejim aleyhtarı irticai, yıkıcı ve bölücü faaliyetlere karşı alınan önlemlerin eş güdümünü sağlamak ve uygulamayı izlemek üzere kurulan Başbakanlık Uygulamayı Takip ve Koordinasyon Kurulu çalışmalarını etkin bir şekilde yürütmektedir.

2. Siyasi iradenin, Türkiye Cumhuriyeti'nin temel niteliklerini yok etmeye yönelmiş bulunan irticai faaliyetlerle mücadelede tüm Devlet kurumları ve kamu görevlilerinin arkasında ve desteğinde olduğundan kuşku duyulmaksızın, kamu görevlilerince irtacai faaliyetlerle mücadeleye ilişkin olarak daha önce çıkarılmış olan Başbakanlık direktif ve genelgelerinin uygulanmasına mevcut mevzuat çerçevesinde devam edilecektir.

3. Merkez teşkilatında Bakanlar, taşra teşkilâtında vali ve kaymakamlar, dinin siyasi, ekonomik, ticari, sosyal veya diğer şekillerdeki istismarına karşı her türlü önlemi alacaklar, yasalara uymadıkları belirlenenler hakkında gerekli yasal işlemler ilgili kamu görevlilerince tereddütsüz yerine getirilecektir. Kamu görevlileri irticai faaliyetler ile mücadelede zaafiyet göstermeyecekler ve özellikle kılık kıyafet yönetmeliği hükümlerini titizlikle uygulayacaklardır.

4. İrticai faaliyet, eğitim yoluyla gençliği ele geçirmeye de yönelmiş olduğundan, vakıflar, özel kuruluşlar, belediyeler ve şahıslar tarafından kurulan özel öğretim kuruluşları ile özel yurt, pansiyon ve kurslar üzerindeki devletin gözetim ve denetimi ilgili ve sorumlu kamu kurumlarınca etkin bir şekilde gerçekleştirilecektir. Ayrıca, bu kuruluşların sistemli ve etkin bir şekilde denetimini sağlayacak mevzuat düzenlemeleri yürürlüğe konulacak, yasalarla çizilen çerçevenin dışında faaliyet gösterdikleri belirlenenler hakkında gerekli yasal işlemlerin süratle yapılmasına özen gösterilecektir.

5. Vatandaşlarımızın kutsal dini duygularını istismar ederek, topladığı kaynakları irticai faaliyetlerin finansmanına yönelten dernek, vakıf, şirket ve bunun gibi diğer kuruluşlar nezdinde yürütülmekte olan il ve ilçe merkezli denetimlerin kapsamının genişletilmesi sağlanacak ve denetleme sonuçlarının izlenmesi için ilgili tüm devlet kuruluşları üzerlerine düşen görevleri eksiksiz olarak yerine getireceklerdir.

6. İrticai faaliyetlerin bir kısmı da devletin bütçe olanaklarının yetersizliğini istismar etmekte olduğundan, vali ve kaymakamlar, il ve ilçelerindeki okul çağındaki çocuklarımızın öğrenim, barınma ve kurs gereksinimlerini belirleyerek, sosyal yardımlaşma ve dayanışmayı teşvik fonundan da yararlanmak suretiyle gerekli önlemleri alacak veya olanakların yeterli olmadığı hallerde, gerekli önlemlerin alınması için girişimlerde bulunacaklardır.

7. İrticai ve bölücü yayın yapan radyo ve televizyon istasyonlarına karşı ilgili devlet kuruluşları, yasaları eksiksiz bir şekilde uygulayacaklardır.

8. İrtica ile mücadelenin bir hükümet politikası olmaktan öte, Cumhuriyetimizin geleceği açısından bir devlet politikası olduğu gerçeğinden hareketle, bu mücadelenin siyasal yaşamdaki değişikliklerden etkilenmeden sürdürülmesi gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin temel niteliklerini yok etmeye yönelen irticai faaliyetlere karşı mücadelede başarı, devletin bütün kurum ve kuruluşlarının görevlerini zamanında, etkin ve eş güdüm içinde yapmalarına bağlıdır. Bu mücadelede, Cumhuriyet Hükümeti, başta vali ve kaymakamlarımız olmak üzere, tüm devlet kurumlarındaki her düzeydeki kamu görevlisinin yanında olmaya devam edecektir.

Görüldüğü gibi devletimizi; Cumhuriyetin Temel kurumları ile Atatürk İlke ve İnkılâplarının bu bağnazlığa karşı korunmanın çarelerini aramış ve yukarıdaki zecri tedbirleri almayı uygun bulmuştur.
Kanaatime göre İrtica ile mücadele de çareyi, bu kuruluşları kapatmak ve cezai tedbirler getirerek mensuplarını hapsetmek şeklinde tesbit ederek bu faaliyetlerin önlenebileceğini sanmak eksik ve bir bakıma yanlış bir uygulamadır. Tek ve en tesirli çare eğitimdedir.
Bilgi; her türlü istismarı ve bağnazlığı ve bunun neticesi oluşan yobazlığı önler.
Bilgi ise dergâhlarda, tekkelerde kontrol edilemeyen kapalı kapılar ardında değil, okullarımızda verilir. İmam Hatip Okullarımız, Yüksek İslâm Enstitülerimiz ve İlahiyat Fakültelerimiz bunun için kurulmuştur. Bunları kapatmak değil. Yeterli ve etkili eğitim verecek şekilde her alanda güçlendirmekle bilgili ve bilinçli yurttaş yetiştirilebilir.

Cumhuriyet yönetimleri olarak; vatandaşımıza doğuştan kendisinde var olan dini duygularını geliştirmesine yardımcı olacak sistemleri ( anayasada açıkça emredilmiş olmasına rağmen) temin etmez isek, onlar bunu mutlaka illegal olarak bulmanın yollarını arayacaklar ve muhtaç oldukları bu bilgiye bir şekilde ulaşacaklardır.
O halde burada devlete düşen öncelikli görev; mevcut anayasa ve yasalar çerçevesinde mevcut durumu bir kere daha bütün iyi ve kötü yönleriyle ortaya çıkartmak olmalıdır. Sonra bıkmadan ve usanmadan, halkımızın ihtiyacı olan dini bilgileri onlara modern okullarımızda ve bilgili öğretmenler vasıtasıyla vererek bu alandaki boşluğu doldurmalıdır.
Bu zor ve uzun süreli bir mücadeleyi gerektirir. Ama her geçen zaman sürecinde kazanılan şahısların ( tarikatlar elinden kurtarılan şahısların) sayısı artacaktır. Kendilerini besleyen bireylerin giderek azalması ile bu teşekküllerin gelir kaynakları tükenecektir. Sonunda maliyetlerini dahi kurtaramayacak duruma gelecek tarikatlar teker teker ve bir daha gelmemek üzere ortadan kalkacaktır.
Sonuç olarak;
İrtica'ın önlenmesi devletin beka'sı için gereklidir. Bunun için yukarıda da vurguladığım gibi plânlı, programlı ve devamlı bir mücadele şarttır.
* Peki, nasıl önlenecektir?
* İrticai kesim ile bu kesimin en büyük düşmanı olan ve çok büyük sayılara ulaşan gerçek dindar vatandaşlarımız nasıl ayrılacaktır?
* Bu vatandaşlarımıza ve dinimize zarar vermeden irtica nasıl önlenebilir?
İşte bunun yolu Avrupalının bizi dini açıdan bilgisizliğe düşürecek ve savunma direncimizi zayıflatacak din derslerinin kaldırılması olmamalıdır.
Devletimiz bu konuda başka neler yapılabilir? İrtica'ın önlenmesinde alınacak ne gibi ilave tedbirler olabilir? Sorusunun cevaplarını şu şekilde sıralamak mümkündür.

1. Anayasamızın 24 üncü maddesinde yer alan hususlar ışığında devletin gözetim ve denetimi altında olmak şartıyla her seviyedeki din eğitimine önem verilmelidir.

2. Birçok temel davranış tarzlarının çocukluk döneminde kazanıldığı gerçeğinden hareket ederek genç nesillere ve özellikle çocuğun yetişmesinde ana unsur olan annelere sağlam bir din eğitimi verilmelidir. Bunun için özel programlar hazırlanmalıdır.

3. Dini eserlerimizin dilleri çok ağırdır. Geniş halk kitlelerine birebir hitap etmekten uzaktır. Bilgisizlik irtica'ın en büyük destekçisidir. Bu bakımdan İlahiyat Fakültelerimiz ve Diyanet İşleri Başkanlığı işbirliği ile özellikle eski terimleri anlamayan genç nesillerin anlayabilecekleri yeni dini eserler hazırlanmalı. Bu eserler en uç noktalara kadar ulaştırılabilmelidir.

4. Diyanet İşleri Başkanlığı ile Üniversitelerimizin işbirliği ile ülkemizde faaliyet gösteren dini akımların tamamını bütün yönleri ile tanıtan çok ayrıntılı eserler hazırlanmalıdır. Bu eserlerde her türlü dini faaliyet İslam’ın temel ilkeleri ışığında değerlendirilmelidir. Bu eserler kitap halinde halka arz edilirken, televizyon ve radyolar başta olmak üzere bütün kitle iletişim araçlarından istifade ederek hazırlanacak programlarla aydın din adamlarımız tarafından halkımız bilgilendirilmelidir. İlahiyat Fakültelerinde gerekirse her türlü dini akımı inceleyip araştıracak yeni bölümler kurulmalıdır. Bilginin her türlü kötülüğün panzehiri olduğu unutulmamalıdır.

5. Dini faaliyetleri gözetim ve denetiminden sorumlu olan ilgili devlet memurları( Bakanlar, valiler, kaymakamlar, savcılar, hâkimler, öğretmenler, güvenlik görevlileri v.s.gibi ) dini konularda özel eğitime tabi tutulmalıdır. Bu şekilde neyin irtica olup olmadığı hususunda bilgilendirilerek tutum ve davranışlarının geniş bir dindar kesimi incitmeyecek, bilakis onu koruyup kollayacak tarzda olması sağlanmalıdır.

6. Atatürk'ün belirlediği ve anayasamızın pek çok yerinde vurgulanan LAİKLİK anlayışının; asla dinsizliğe değil, hurafelerden arınmış saf ve sade dindarlığa imkân sağladığı hususu her fırsatta vurgulanmalıdır. Bu şekilde Atatürk İlke ve İnkılâpları’nın arkasına sığınılarak din düşmanlığı yapılmasına göz yumulmamalıdır.

7. Zararlı ideolojik akımları takip ve soruşturmak ile görevlendirilen kişiler özellikle çok hassas olan din konusunda eğitilmelidirler. Kuran-ı Kerimin zararlı kitap olarak toplanıldığı ve bir zamanlar zararlı olup olmadığının incelenmesi için bilirkişi olarak seçilen bilim adamlarına gönderildiği hususu daima hatırlanmalıdır.

8. Özellikle sorumlu mevkilerde bulunan yöneticilerin, vatandaşların normal dini faaliyetlerini irtica olarak tanımlamalarının tamiri mümkün olmayan hatalara sebebiyet vereceği bilinmelidir. Eğer irticai nitelikte olmayan en tabii dini tutum ve davranışlar irtica olarak görülür ve takibata uğratılırsa; dinine tamamen bağlı ve fakat mevcut dini akımların fayda ve zararlarını değerlendirebilecek güçte olmayan kişiler devletten soğuyabilir ve uzaklaşabilirler. Bu şekilde devlete düşman bir takım yıkıcı ve bölücü mihraklara sempati duyabilirler.
9. Ciddi din eğitiminden geçmiş, devlet ve milletine gönülden bağlı olduğu tutum ve davranışları ile perçinlemiş din âlimlerimize ve din görevlilerimize güvenilmelidir. Bugün ülkemizde böyle iyi yetişmiş, itimada layık ciddi ve yeterli bir kadro mevcuttur. Bu kadro dikkatle takip edilmeli, kilit noktalarda ve bilhassa eğitim müesseselerinde kullanılmalı, bu aydın din adamlarımız vasıtasıyla dini kadrolardaki cahil kişiler tespit edilerek dini kurumlarımız bunlardan süratle temizlenmelidir.

Din Duygusu; insanı insan yapan en önemli unsurlardan biridir. Bu duygu daima iyi ve gerçek dini bilgilerle beslenmelidir. Başta irticai faaliyetler olmak üzere, bu güzel yurdun devlet ve milletiyle bölünmezliğine kasteden her türlü faaliyete tespit ve tayin işi kesin olarak yapıldıktan sonra asla müsamaha edilmemelidir. Dini siyasete ve kendi şahsi çıkarlarına alet etmek isteyen din düşmanlarına kesinlikle göz yumulmamalıdır. Bilhassa Avrupa'nın dini değerlerimizin bozulmasına yönelik aşırı isteklerine şiddetle karşı çıkılmalıdır.



Dr. Tahir Tamer Kumkale
9 Ekim 2006 Pazartesi

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale