22 EKİM 2017 PAZAR

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İYİ İNSANLARI SAYGI İLE SELAMLIYOR, SEVGİ İ,LE KUCAKLIYORUM...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






Başbakan Erdoğan'ın AB'ye karşı sert çıkışını alkışlayalım mı?
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

Yeni Türkiye'nin takip edeceği siyaset, belirsiz ve keyfi olamaz. Bizim siyasetimiz, mutlaka milletin kabiliyet ve ihtiyacıyla mütenasip olacaktır. Artık yeni Türkiye'nin devlet siyaseti, milli sınırları dahilinde egemenliğine dayanarak bağımsız yaşamaktır. Gazi Mustafa Kemâl Atatürk (1923)

 19 Haziran 2006 Pazartesi 

Son birkaç yazımı Yunanistan ile kendisine AB tarafından Kıbrıs Cumhuriyeti payesi verilen Yunanistan’ın uydusu Kıbrıs Rum Kesimi ile ilişkilerimize ayırdım.
AB içinde birbirine eşit gibi görünen 25 ülke arasındaki Türk düşmanlığını milli politika olarak kabul eden Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi’nin Türkiye’ye karşı maşa olarak kullanıldığını görmemek için kör olmak gerek.
Önce şunu iyi bilelim. AB şeklen 25 ülkedir. Bu birbirine eşit gibi görülen ülkeler aslında eşit değildir. Eşitlik sadece kâğıt üzerindedir. AB’ni gerçekte Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya yönetmektedir. Son zamanlarda bu dört ülkenin yanında İspanya ve Polonya’nın da yer alması için çalışmalar vardır. Fakat şu anda AB’nin ağırlıklı yönetimi resmen bu dört ülkenin elindedir. Diğerleri ise tam anlamı ile konu mankenidir.
Türkiye ne yazık ki hâlâ bu gerçeğin farkında değildir. Osmanlı’yı içten yıkmak için sanal olarak yaratılan Yunanistan’ın ve onun Akdeniz’deki uzantısı olmaya çalışan Kıbrıs Rum kesiminin var oluşları, birlik ve beraberlik içindeki görünümleri kendilerine daha kuruluş safhasında aşılanan Türk düşmanlığı üzerine oturtulmuştur. AB’nin yukarıda saydığım bu dört devleti Türkiye ile olan tarihi ilişkilerinde daima bunları öne çıkarmışlar ve güya kendileri perde arkasında kalmışlardır.
İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya hiç bir zaman bizim gerçek dostumuz olmadı. Bugün de Türkiye’nin AB’ne alınmaması için kulis faaliyetini bunlar yürütmektedir. Fakat perdenin önüne daima küçük maşaları sürülmektedir.
Kıbrıs Cumhuriyetinin kuruluşunu hazırlayan 1960 Londra ve Zürich Antlaşmalarına göre Türkiye’nin dâhil olmadığı bir topluluğa Kıbrıs Cumhuriyeti’nin katılması mümkün değildir. Türkiye’nin burada veto hakkı vardır. Fakat kullanmamıştır. AB hukuki haksızlığını bilerek Kıbrıs’ı içine almıştır. Neden almıştır? Bu 650.000 kişinin yaşadığı küçük ülke AB’ye ne verecektir? İşte vereceği şey bugün görülmüştür. Türkiye’ye karşı kullanılacak en güzel maşadır. Şimdi daha birinci paketin açılışında dahi Rum tarafı Türkiye’yi engelleme görevini başarı ile yerine getirmiştir.
Asıl oyuncular İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya’nın maksatlarını PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıktıktan sonraki serüvenini takip edersek görebiliriz.
Şimdi gelelim Sayın Başbakanın AB ile ilgili gündemi karıştıran son sözlerine;
Sayın Başbakan çok sert gibi görünen ve bazı çevrelerce AB’ye kafa tutan bir tarzda olduğu değerlendirilen ''Kıbrıs'ta izolasyonlar kalkmadıkça ek protokol imzalanmayacaktır. Müzakereler durursa, durur'' sözlerini çok geç kalınmış olarak görüyorum. AB’ye sert sözler söylenecek ve dik bir duruş gösterilecek zaman çok gerilerde kalmıştır. Çünkü artık “Atı alan Üsküdar’ı geçmiştir.”
Avrupa Birliğine girmek için hazırlanan “Çerçeve Antlaşması” başta olmak üzere bu süreç içinde imzalayarak kabul ettiğimiz şartların tamamı bugünkülerin yanında çok daha ağırdı. İkiz Yasalar ve AB yoluna armağan edilen dokuz adet uyum yasasını çıkartırken AKP yönetiminin aklı nerdeydi. Şimdi iş işten geçti ve adamlar hep kazandılar. Biz taviz veren taraf olduk. Şimdi verecek bir şeyimiz kalmadı. Bundan sonra diklensek neye yarar.
Buna rağmen Sayın Başbakan, söylemleri ile içerde Türk halkının beğenisini kazanmıştır. Medya kendisini bir kahraman gibi göstermiş ve AB’ye kafa tutan başbakan olarak açıklamaya çalışmıştır. Ama işin aslı böyle değildir.
Çünkü bu kahramanlık ve diklenme bir işe yaramayacaktır. Çünkü Sayın Başbakanın ortaya sürdüğü şartlar bize ve KKTC halkına bir şey kazandırmayacaktır. Yani, izolasyonlar tamamen kalksa dahi bugün güneye teslim etmeğe çalıştığımız KKTC geri gelmeyecektir.
Hatta bir bakıma Başbakan bu davranışı ile Kuzey Kıbrıs’ın teslimini çabuklaştıracak bir adım atmıştır. ''Kıbrıs'ta izolasyon kalkmadıkça ek protokolü imzalamayacağız. Müzakereler durursa, durur'' şeklindeki sözleriyle bana göre ''Siz KKTC’ye ambargoyu kaldırın bizde ek protokolü imzalayalım denilmektedir..
Burada izolasyon ve ambargo tamamen ticari bir olaydır. Bunların kalkması veya aynen kalması KKTC’nin hukuki ve siyasi statüsünü değiştirmeyecektir. Ama bunlar kalkarsa, uygulayacağımızı belirttiğimiz protokol ile biz Kıbrıslı Rumların Kıbrıs’ın tamamına hakim olan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin hakiki temsilcisi olduğunu resmen kabul etmiş olacağız. İşin özeti budur.
Şimdi biz kime diklenmiş oluyoruz. Bu kazan-kazan değil, tam bir ver-kurtul politikasının göstergesidir. Çünkü Kıbrıs’ta çözüm ile izolasyonların hiçbir alakası yoktur. Türk milleti yine AB’nin oyununa gelmiştir. Kıbrıs Türklerinin sorunu ekonomik değildir. Sorunları siyasi açıdan tanınmamışlığın verdiği belirsizliktir. Bunun kaldırılması için önce KKTC’nin ayrı bir devlet olduğunun fiilen gösterilmesi gerekmektedir. Türkiye’nin bu safhada yapması gereken işte bu tanınmanın sağlanmasıdır.
Nitekim Güney Kıbrıs Rum Lideri Tasos Papadopulos, görüşmelerde oynanan veto oyununu birkaç gün önce boğazda dostluk gezileri düzenleyen Yunan Dışişleri Bakanı Dora Bakoyannis ile beraber planladıklarını ve bu sonuca o plân sayesinde ulaştıklarını itiraf etmiştir. Oysa daha dün boyalı basın Kostantinapolis’te Rum Ortodoks Kilisesinin ayinine katılan Bakoyanninin ne kadar Türk Dostu olduğunu anlata anlata bitiremiyordu.
Batı basını da AB-Türkiye ilişkilerinde gelinen durumu manşetlerine taşıdı.
Le Monde gazetesi; Türkiye’ye Kıbrıs konusunda “ciddi bir uyarı” yapıldığını, AB tarafından dile getirilen taleplerin Türkiye ile müzakerelerin zorluğunu teyit ettiğini belirtti.
Le Figaro; “Kıbrıs’ı (Rum Kesimi) tanımak katılım için resmi bir kıstas olmasa da siyasi bir yükümlülük haline geldi” ve “Türkiye ile müzakerelerin her aşaması, Rumların şantajının hedefi olacak” yorumları ile geleceğe ışık tuttu.
The Guardian; AB’nin, pozisyon belgesinde kullandığı sert diliyle, Ankara’yı limanları açmaması ve Rumları tanımaması halinde başının derde gireceği yönünde uyarmayı amaçladığını yazdı.

Sonuç olarak;
Bilmemiz gereken bir gerçeği bir kere daha vurgulamak istiyorum. Avrupa bize bir şey veremez ve gücümüze güç katamaz. Eğer biz istersek onlara çok şey kazandırabiliriz.
Avrupa Birliği ülkelerinin mevcut sanayilerini ayakta tutabilmeleri için muhtaç oldukları petrolün musluğu İslam Ülkelerinin elinde ve Ortadoğu’dadır. AB’ne katılacak Türkiye, hem İslami vasfı ve hem de petrol bölgelerini kontrol eden konumu ile Avrupa’yı petrole yaklaştıracaktır. Yoksa petrol, ABD’nin kontrolünde kalmaya ve AB ülkeleri de ABD’ye bağımlı olmaya devam edeceklerdir.
Avrupa, Ankara olmadan da hayatta kalabilir; ancak Türkiye’nin de dahil olduğu bir Avrupa kendini aşma şansını yakalayacaktır. Bizim ne bugün ve ne de yarın Avrupa Birliğine üye olmaya ihtiyacımız yoktur. Eğer gerçekten dünya gücü olarak dünyanın gidişatına yön verecek bir konuma gelmek istiyorlarsa Avrupa’nın bize ihtiyacı vardır.
Bize ihtiyacı kesin olan Avrupa ülkeleri önünde eğilip bükülüp yalvarmaya gerek yoktur. Eğer böyle bir ortaklıkta birilerinin eğilip bükülmesi ve taviz vermesi gerekiyorsa bu Avrupa kanadı olmalıdır.
Çünkü gelişen ve güçlenen Uzakdoğu Devletleri, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve İslam Ülkeleri ile her alanda işbirliği içine girebilme gibi alternatiflere sahip, dünyanın coğrafi merkezinde yer alan Türkiye’nin gücü sanıldığından daha büyüktür.
Ama son 40 yılda bu gücün farkına varan yöneticilerimiz iktidar yapmaya gücümüz yetmemiştir...


Dr. Tahir Tamer Kumkale
19 Haziran 2006 Pazartesi

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale