31 OCAK 2015 CUMARTESİ

 
Dr. Tahir Tamer Kumkale

tamer@kumkale.net

İYİ İNSANLARI SAYGIYLA SELAMLIYOR, SEVGİYLE KUCAKLIYORUM...

Ana Sayfa
Başlarken
Yazı Arşivi
Yazı Arama
Kitaplarım
Hakkımda

Sizden gelenler


    Kitaplarımdan seçmeler...

Amazon'da kitaplarım






GEÇEN ASRIN BAŞINDA ERMENİLER İÇİN ABD KING-CRANE KOMİSYONU DİYORDU Kİ?
Bu yazımı Facebook'ta beğenmek veya bir arkadaşınıza göndermek (tavsiye etmek) için:

Ermeni meselesi denilen ve Ermeni milletinin gerçek çıkarlarından ziyade dünya kapitalistlerinin ekonomik çıkarlarına göre halledilmek istenen mesele, Kars Antlaşması ile en doğru çözüm şeklini buldu. Gazi Mustafa Kemal Atatürk(1922)

 24 Ocak 2015 Cumartesi 

"Tarih tekerrürden ibarettir." ve "Eğer ders alınsaydı tarih tekerrür eder miydi?" sözleri tarih bilimi ile uğraşanların daima dikkate aldığı temel kaideleri yansıtır.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk; “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir hâl alır.” sözü ile tarih ilminin gerçekçiliğini gösteren önemli bir noktaya işaret etmektedir.

Evet tarih mutlaka tarihçiler tarafından gerçeklere dayanarak yazılmak zorundadır. Okullarımızda okutulan zorunlu tarih dersleri insanlarımıza kim olduklarını ve nereden gelip nereye gittiklerini öğretip aidiyet duygusunu güçlendirir. Bu şekilde milletleşme yolunda ciddi kazanımlar elde edilmesi sağlanır.

Tarih ayrıca, kişilerin geçmişten alacakları derslerle kazanacakları güven duygusu sebebiyle geleceğe daha güvenli bakmalarına ve adımlarını daha sağlam atmalarına yardımcı olur.

Bireylerin kişisel gelişimlerine yönelik olan okullarda öğretilen tarih derslerinin devletlerin yönetiminde fazla bir etkisi yoktur. Fakat tarih ilminin siyasi kadrolara kazandıracağı özgüven duygusunun devletlerin yönetiminde büyük etkisi vardır. Burada dikkat edilecek husus, tarih ilminden öncelikle siyasi kadroların yararlanmaları gerçeğidir.

Devlet yönetiminde yöneticilerin tarih ilmi ile yakından ilgilenmeleri ve ülkenin tarihi gerçeklerine uygun hareket etmeleri önemlidir. Özellikle siyasi tarih kitapları yönetim kadrolarının ülkelerini yönetmede asla vazgeçemeyecekleri bir el altı kaynağıdır. Çünkü tarih hep tekerrür eder. Zaman ve mekân değişebilir ama olaylar hiç değişmez. Bu bakımdan tarihi iyi etüt eden ve yakın çevresindeki danışmanlarını tarihçiler arasından seçen liderler çok az yanlış yaparlar.
Bu konuyu özellikle ele almamın sebebi, bir tarihçi olarak bugün ülkemiz üzerinde oynanan küresel oyunlar ile bundan bir asır önce Osmanlı Devletini yıkmaya çalışan batılı sömürgecilerin hedefleri ve hareket tarzları arasında büyük bir benzerlik olduğunu vurgulamaktır. Dünün sömürgeci devletleri bugün küresel güçler haline dönüşmüşlerdir. Çalışma yöntemleri biraz farklı olmakla birlikte seçtikleri hedefler ve üzerinde hareket ettikleri toplum aynidir. Doğal olarak hareket sahaları da aynidir.

Şimdi yüz yıl önceye dönelim Ermeni soykırımı iddialarının en üst düzeyde konuşulduğu günümüzde tarihe ışık tutan bazı olayları gündeme getirip bir asır boyunca ülkemiz üzerindeki emperyalist emellerin değişmediğini ve kaynağının ayni olduğunu görelim.

28 Nisan 1919' tarihinde bugünkü Birleşmiş Milletlerin ilk sürümü olan "Milletler Cemiyeti Misakı" kuruldu. Cemiyetin kuruluş belgesinde yer alan manda statüsündeki devletlerin durumu ile ilgili madde direkt Osmanlı Devletini ilgilendiriyordu. Buna göre; "Parçalanacak Osmanlı Devletinden ayrılacak bölümlerin hangi mandacı devletin himayesine gireceği hususunda, o bölgede bulunan halk topluluklarının isteklerinin belirleyici olacağını" öngörüyordu.

Birinci Dünya Savaşı'nı sona erdiren Ateşkes Antlaşmalarından sonra yapılacak ilk iş kalıcı barış anlaşmalarının hazırlanmasıydı. 18 Ocak 1919'da Paris’te ilk toplantısını yapan Barış Konferansında dünyanın o güne kadar görmediği önemli sorunlara el atılması gerekiyordu. İngiltere, Fransa, İtalya, ABD ve Japonya'nın yanısıra bu konferansa katılan devlet sayısı 32 idi. Milyonlarca insanın ölümü ile sefaletine yol açmış ve o tarihe kadar görülmemiş bir cihan savaşının sonunda, galiplerin istekleri doğrultusunda dünyanın geleceği hakkında karar verilecekti. Paris Konferansında ağırlık yine İngiltere, Fransa ve ABD'nin elinde idi.

Çözülmesi gereken birinci sorun Avrupa'nın durumu ve sınırlarının çizilmesi, ikincisi sömürgelerin özellikle Osmanlı Devleti mirasının paylaşılması idi.
Paris Konferansı'nda, Osmanlı bünyesindeki toplulukların arzularının ne olduğunu yerinde tespit etmek üzere bölgeye bir komisyon gönderilmesi kararlaştırıldı. Fransa ve İngiltere zaten bölgede işgâlci olarak bulunduğu için bu komisyona katılmayı gereksiz gördüler. Bu durumda sadece ABD heyetine görev verilmesi uygun bulundu ve ABD'nin ünlü “King-Crane Komisyonu” faaliyete geçti.

Amerikan komisyonunun başlıca iki görevi vardı. Birincisi Arap illerinde kamuoyunun genel eğilimlerini saptamak, ikincisi de Arap toprakları dahil olmak üzere savaş öncesi tüm Osmanlı Devleti toprakları genel bir ABD mandasının olabilirliğini araştırmaktı.. Şimdi tarihçi gözlüğü ile komisyonun çalışma alanına baktığımızda bugün ABD'nin ilgi alanına girip üzerinde dikkatle çalıştığı ayni bölgeler olduğunu görürüz.

ABD Heyeti bugün basında adlarını çok sık duyduğumuz Şam, Lazkiye, Gazze, Beytüllahim, Ramallah, Nablus, Cenin, Nasıra, Amman, Telaviv, Baaalbek, Beyrut, Cebel, Sidon, Zahle, Trablusşam, Hama, Halep, İskenderun, Adana, Mersin ve Tarsus bölgesinde incelemeler yaptı ve 21 Temmuz 1919'da İstanbul'a döndü.

Osmanlı topraklarında manda devletçikler kurulmasını isteyen 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşmasından bir yıl önce hazırlanan 28.8.1919 tarihli King-Crane Komisyonu raporunda; Osmanlı Devletinin, İstanbul, Ermenistan ve geride kalan Anadolu toprakları olmak üzere üç devlete ayrılması ve her üçünün de ABD mandası altına sokulması tavsiye ediliyordu.

İşte bu rapordan günümüzde de geçerliliğini devam ettiren maddelerinden İstanbul ve Boğazlar ile ilgili en çarpıcı olan bir hüküm;
Madde- 4 : Doğu yarım küresinin üzerinde pek çok devletin hak iddia ettiği bu 'köprü toprakların' önemi göz önüne alınırsa, İstanbul ve Boğazlar'ın denetimi konusu farklı bir yaklaşımı gerektiriyor. Boğazların durumu o kadar benzersiz, ilişkiler öylesine karmaşık ve geniş kapsamlı, sorumluluklar öylesine ağır, olasılıklar o kadar tüyler ürperticidir ki, Osmanlı Devleti'nin son derece kötü bir yönetim siciline sahip milleti şöyle dursun hiçbir ulus tek başına böyle bir görev için uygun değildir.

Dünyada böylesine şiddetle bir uluslararası yönetimi talep eden başka hiçbir yer yoktur; bu bölgenin önemi, ulusların yalnız bencilce itiş kakışlarını ve sonu gelmez entrikalarını bir yana bırakmalarını değil, aynı zamanda bu stratejik fırsattan tüm ülkelerin lehine yararlanmalarını da şart koşuyor.

Bu, İstanbul devletinin kurulması anlamına geliyor: Doğrudan ve sürekli Milletler Cemiyeti'ne bağlı, ama muhtemelen vasi olarak Cemiyet'e karşı sorumlu ve onun tarafından azledilebilecek tek bir mandater devletçe yönetilen bir İstanbul.

Böyle bir çözüme ilk anda Türkler' in çoğunun karşı çıkacağına kuşkumuz yoktur. Fakat Osmanlı Devleti bu kadar muazzam bir dünya sorumluluğuna açıkça uygun değildir. Bu büyük sorumluluğun omuzlarından alınması ve hükümetinin yüzlerce yıldır sınırsız entrikaların merkezine dönüşmüş bu yerden çıkarılması, Osmanlı devleti için de daha iyi olacaktır.

Sade Türk halkı, emperyalizmin erişiminden özgür, çok daha mutlu bir hayat sürecek ve Osmanlı devleti gayretlerini kendi yurttaşlarının refahına verebilecektir."
Bu maddeyi günümüzde AB, ABD, Vatikan ve Ermenistan kaynaklı olarak ortaya atılıp gerçek olması için her alanda ciddi çalışmalar yürütülen ‘İstanbul Türklere bırakılmayacak kadar önemlidir’ sözü ile birlikte düşünelim. Sevr Antlaşmasının azınlıklar ile ilgili maddelerini dikkate alalım. Milli mücadele öncesinde ülke aydınlarının mandacılık fikrine nasıl sahip çıktıklarını anımsayalım. Bütün bunları günümüz basın organların ve sivil toplum kuruluşu adı altında küresel çıkarlar doğrultusunda faaliyetlerini yürüten gizli maşaların tutum ve davranışlarıyla mukayese edelim. O zaman dünden bugüne değişen fazla bir şey olmadığı görülür.
İşte bunun içindir ki, NUTUK isimli ölümsüz eserini kaleme almış, ülkemiz üzerinde oynanan oyunları bütün çıplaklığı ile açıklamış, bunlara karşı neler yapılması gerektiğini ve neler yaptığımızı ortaya koymuş, sonunda derin anlamlar taşıyan Gençliğe Hitabesini yazmıştır..

Kanaatime göre konulara 100 yıl önceki gözle bakılmadan Ermeni Soykırımı olaylarının arkasındaki gerçekleri anlamamız asla mümkün değildir. Çünkü dün bizi istemeyenler bugünde istemiyorlar. Bu toprakların bin yıldır Müslüman Türklerin hâkimiyetinde olması gerçeğini halâ kabul edemiyorlar.

Kendileri doğrudan gelmeseler de Ermeniler gibi küçük maşalarını her fırsatta ortaya sürmekten çekinmiyorlar. Onlar da her defasında bu küresel oyunun oyuncağı olarak kullanılmaktan asla vazgeçmiyorlar.

Oynanan sinsi ve büyük oyunu görmek ve tedbirleri milli bakış açısıyla üretmek önem kazanmıştır.


Dr. Tahir Tamer Kumkale
24 Ocak 2015 Cumartesi

 
BİLDİRİ-YORUM
2000-2012 | Dr. Tahir Tamer Kumkale